• Ana Sayfa » Forumlar » Fıkıh Bölümü » Edep Nedir , Edebin Önemi ve Ölçüsü
  • 30 Ağustos 2021 | 11:43:31

    EDEP-ÖNEMİ VE ÖLÇÜSÜ

    Edep bir taç imiş Nûr-i Hudâ’dan
    Giy ol tacı, emin ol her beladan...

    Edep, sözlükte, "terbiye, güzel ahlâk, iyi davranış; incelik, kibarlık, naziklik, utanma, çekinme, hicap, hayâ etme” gibi manalara gelir. Hz. Mevlânâ, “İnsanı hayvandan ayıran şey edeptir” der.

    Edep, her halde, her makamda ve herkese karşı layık olan davranışı sergilemektir. Yani, Cenâb'ı Hakk’a ve cümle halka karşı saygılı olmaktır.

    Edep, nefsini tanıyıp haddini bilmektir.

    Edep, kul olduğunu bilip sahibine vefa göstermektir.

    Edep, kibri kırıp tevazua sarılmaktır.

    Edep, her şeyi layık olduğu yerine koymak ve herkese hak ettiği şekilde muamele etmektir...

    Edep, Cenâb-ı Hakk’ın ve yaratılmışların hukukunu güzelce korumaktır.

    Edep, hayâlı ve vefalı olmaktır.

    Edep, pişman olunacak şeyleri yapmamaktır. Kısaca edep, güzel ahlâktır.

    Kaygusuz Abdal ne güzel söylemiş:

    Edepli ol can isen Müştak-ı sultan isen
    Hakk'ı bil insan isen Var edep öğren, edep...

    Edep ve güzel ahlâk, eş anlamlıdır; ikisi de insanın Hakk'a ve halka karşı bütün işlerinde ölçüyü korumayı, dengeli olmayı ve istikamet üzere bulunmayı ifade eder. Dengeli olmak, güzel hali devamlı aynı korumaktır. Acı tatlı bütün hallerde istikametini bozmayan, dost ve düşmana karşı dürüstlükten ayrılmayan kimse dengeli insandır. Dengeli insan adaletlidir. Edep ve adalet, insanın akıl seviyesini gösterir. Bunun için velilerden Serî es-Sakatî (k.s), “Edep, aklın tercümanıdır" demiştir.

    Resûlullah (s.a.v), vücutta kalbin konumunu şöyle belirtmiştir:
    "İnsanın vücudunda bir yer var ki orası güzel olursa bütün beden güzel olur, bozuk olursa bütün beden kötü olur. Dikkat edin o kalptir."

    Kâmil mümin, her işinde yüce Mevlâ’sının rızasını arar. Olgun insanda ikiyüzlülük yoktur; o, iki farklı ve zıt halde bulunmaz; bazan doğru bazan eğri konuşmaz, sabah iyi ahlâklı, akşam kötü davranışlı olmaz, hem Allah'a (c.c) hem şeytana itaat etmez.

    Edep ve güzel ahlâk bir bütündür. Edepli insanın bütün işleri, ibadetleri, hal ve hareketleri güzeldir. Onun her şeyi temizdir. Allah (c.c) için sevgisi her şeyi sarar ve o şeyi sevimli yapar. Edepli müminin yüce Allah'tan aldığı terbiye, hayatının her safhasında kendisini gösterir. Bu terbiye içinde onun kızması ve kavgası bile güzeldir. Çünkü kızması Allah (c.c) içindir ve kavgası edep içinde gerçekleşir.

    Edepli ve dengeli insanın ibadeti gibi ticareti de düzgündür. Kalbi gibi dili de doğrudur. Niyeti gibi işi de sağlamdır. Gönlü gibi elbisesi de temizdir. Dostluğu gibi düşmanlığı da mertçedir. Edep onun için bir meleke haline gelmiştir. Edep, meleke haline gelirse güzel ahlâk olur.

    Edepli insan, iyi kötü diye insan seçmez, herkese karşı edepli davranır. O, karşısındaki insanın davranış seviyesine göre değil, kendi terbiyesine göre muamele eder, insanlar bir yana, hayvanlara bile zulmetmez. Edepli insan başkasından zarar görebilir, fakat başkasına zarar vermez. Birileri onu aldatabilir, ancak o kimseyi aldatamaz. O, zulüm ve haksızlık görüp mazlum olabilir, fakat asla zalim olamaz.

    Bugün erkek-kadın, âlim-cahil, köylü-şehirli bütün insanların en fazla muhtaç olduğu şey edeptir. Edep, insanı hayvandan ayıran en önemli özelliktir.

    Edep hiç kimseyi küçültmez, kıymetini düşürmez. Bilakis edep fakiri kıymetlendirir, zengini şereflendirir, genci süsler, ihtiyarı sevimli hale getirir. Edep, bir kadının en kıymetli cevheridir, hiç solmayan süsüdür.

    Bir kadın, edepten daha güzel bir elbise giymemiştir. Bir erkek, edepten daha güzel bir servet edinmemiştir.

    Bir baba çocuklarına edep ve güzel ahlâktan daha kıymetli bir miras bırakmamıştır, insanla kabre girecek tek servet edeptir. Edebin hediyesi cennettir.

    Edep Öğrenmek İsteyene

    Sa'dî-i Şîrâzî (k.s) der ki: “Hz. Lokman’a (a.s), ‘Edebi kimden öğrendin?’ diye sordular, ‘Edepsizlerden’ diye cevap verdi ve bunun nasıl olduğunu şöyle açıkladı: ‘Bana edepsizlerin neleri hoş görünmediyse onları yapmaktan kaçındım, bu edebi elde ettim.’”

    Bütün Şeref Onda

    Büyük veli Hücvîrî (k.s) der ki: "İnsanın bütün kaybı, her işin esası olan edebi kaybetmesinden kaynaklanmaktadır. Bu, hep böyledir, değişmez. Din ve dünya işlerinin hepsi edeple güzel olur. Edep olmadan hiçbir güzel iş ortaya çıkmaz. Edep yerine göre farklı şekillerde olur. Halkın içinde gereken edep, güzel insanlığı ve mertliği muhafaza etmektir. Dindeki edep, sünnete uymaktır. Muhabbetteki edep, saygıyı gözetmektir. Bu üçü birbirine bağlıdır. Akıllı ve mert olmayan kimse, sünnete uyamaz. Sünnete uymayan kimse hürmeti koruyamaz. Allah’ın (c.c) zatına ve birliğine şahit olan âriflere hürmet, kalpteki takvadan ileri gelir. Onlara karşı edebi koruyamayan kimsenin terbiye yolunda hiçbir nasibi olmaz.”

    Edep öyle güzel bir elbisedir ki onu giyenleri ateş yakmaz.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v),“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyuruyor.

    Süfyân-ı Sevrî (rah.), hazretleri “Yirmi sene çalışılsa da edep öğrenilmeden ilim öğrenilmez” diyor.

    Ahirette mîzana konacak en ağır, en faydalı amel, iman ve namazdan sonra güzel ahlâktır. Güzel ahlâk insanın kaybolmayan şerefi ve hiç solmayan süsüdür. Güzel ahlâk, cennetin bir numunesini dünyada yaşamaktır.

    Allah Teâlâ buyurmuştur ki: "(Huzurumuzda) gözü (başka şeylere) kaymadı, haddi de aşmadı.”

    Denilmiştir ki: yette anlatılan durum, ilâhî huzurdaki edebi korumaktır.

    Allah Teâlâ buyurmuştur ki: 'Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun! "

    yetin tefsirinden İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Onlara dinlerini iyi öğretin ve kendilerini güzelce edeplendirin."

    Hz. işe'nin (r.ah) rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Çocuğun baba üzerindeki hakkı, ona güzel bir isim vermesi, güzel bir sütanne bulması ve güzel bir edep vermesidir."

    Saîd b. Müseyyeb'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Kim Allah Teâlâ'nın kendisi üzerindeki hakkını bilmezse, O'nun emir ve yasaklarına göre kendini edeplendirmezse, o kimse edepten uzaktır."

    Hz. Peygamberin (s.a.v) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Beni Rabbim terbiye etti ve edebimi ne güzel yaptı."

    Edebin hakikati, bütün hayırlı sıfatların bir arada bulunmasıdır. Edepli insan, bütün hayırlı sıfatları kendisinde toplayan kimsedir.

    İbn Atâ demiştir ki: "Edep, güzel haller içinde bulunmaktır." Kendisine, "Bunun nasıl olduğunu açıklar mısınız?" diye sorulduğunda şöyle demiştir: "Gizli ve açıkta Allah Teâlâ'ya karşı edeple muamele etmendir. Sen böyle yaptığın zaman edepli bir kul olursun, dilinle güzel konuşmasını bilmesen bile!"

    Abdullah-ı Cerîrî şöyle demiştir: "Yirmi senedir halvet yerimde otururken ayaklarımı uzatıp da yatmadım. Allah Teâlâ ile birlikte olunca edebe dikkat etmek daha gerekli ve daha faziletlidir."

    İbn Sîrîn'e, "Hangi edep kulu Allah Teâlâ'ya daha fazla yaklaştırır?" diye sorulunca şöyle demiştir: "Allah'ın rabliğini bilmek, O'nun taatiyle amel etmek, rahatlık anında kendisine hamdetmek, sıkıntı anında sabretmek."

    Yahya b. Muâz şöyle demiştir: "Bir ârif yüce Rabbine karşı edebini terkedince, helâk olanlarla birlikte helâk olur."

    Hasan-ı Basrî'ye, "İnsanlar edep hakkında çok şey söylediler; size göre insana dünyasında en faydalı olan ve âhirette de kendisini ilâhî rahmete en fazla ulaştıran edep hangisidir?" diye sorulduğunda şöyle demiştir: "Dinde fakih olmak (dini güzelce öğrenmek), dünyadan gönlünü çekmek ve yüce Allah'ın (c.c.) senin üzerindeki hakkını bilmektir."

    Sehl b. Abdullah-ı Tüsterî demiştir ki: "Mânevi dereceleri yüksek kimseler, Allah Teâlâ'nın emrini yerine getirmede devamlı O'ndan yardım isteyen ve Allah Teâlâ'ya karşı gereken edebi korumada Allah için sabreden kimselerdir."

    Abdullah b. Mübârek'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Bizler, çok ilimden ziyade, az da olsa edebe muhtacız.''

    Abdullah b. Mübârek demiştir ki: "Bizlere edep verecek kimseleri kaybettikten sonra edebi aramaya başladık."

    Abdullah b. Mübârek demiştir ki: " rif için edep, mânevî yola yeni giren kimse için tövbe gibi gereklidir."

    Din ehlinin en çok üzerinde durduğu edepler; nefislerini güzel ahlâkla süslemek, Azalarıyla ilgili edepleri yerine getirmek, helâl-haram sınırlarına dikkat etmek ve kötü arzularını terketmektir.

    Seçilmiş velîlerin daha çok üzerinde durduğu edepler ise; kalplerini temizlemek, sırlarının hal ve yönelişlerine dikkat etmek, sözlerini yerine getirmek, içinde bulunduğu vaktin hakkını korumak, vaktin gereğini yapmak, kalbe gelen boş düşüncelere fazla iltifat etmemek, yüce Allah'tan bir şey talep ettikleri ve ilâhî huzurda bulundukları zaman güzel edep içinde olmaktır."

    Sehl b. Abdullah-ı Tüsterî şöyle demiştir: "Kim, nefsini edeple terbiye ederse o, yüce Allah'a ihlâsla kulluk yapar."

    Abdullah b. Mübârek demiştir ki: "İnsanlar edep konusunda çok şey söylediler. Biz de diyoruz ki edep, nefsini tanımaktır."

    Şiblî demiştir ki: "Hak Teâlâ'ya dua ve niyaz ederken rahat ve serbest bir tavır için de olmak, edebi terketmektir."

    Zünnûn-i Mısri şöyle demiştir: "Arifin edebi bütün edeplerin üzerindedir; çünkü onun kalbini yüce Rabbi terbiye etmiştir."

    Ebü'l-Hüseyin Nûrî demiştir ki: "Kim, içinde bulunduğu vaktin edebini muhafaza etmezse; vakit onun için bir kınanma ve azap sebebi olur."

    Kıssa: Basit Hesaplı Adam

    Cüneyd-i Bağdâdî şu olayı anlatmıştır: "Bir cuma günü sâlihlerden biri yanıma gelerek, 'Benimle birlikte bir fakir dervişi gönder ona ikramda bulunayım, evimde yemeğimi yesin de beni sevindirsin' dedi. Ben sağa sola baktım, bir fakir gördüm, üzerinde ihtiyaç hali gözüküyordu. Onu çağırdım ve kendisine, 'Bu yaşlı amca ile git, yemeğini ye de kendisini memnun et' dedim.

    Biraz sonra davet eden adam yanıma geldi ve, 'Ey Ebü'l-Kasım, bu fakir adam sadece bir lokma yedi, sonra çıktı gitti' dedi. Ben adama, 'Herhalde sen onu incitecek bir söz söyledin' dedim. Adam, 'Ona incitici bir şey söylemedim' dedi. Sağa sola bir göz attım, baktım ki fakir orada oturuyor. Ona, 'Bu adamı niçin tam olarak sevindirmedin, yemeğinden yemedin?' diye sordum, fakir şöyle dedi:

    'Efendim, Kûfe'den yola çıktım, Bağdat'a kadar geldim. Bu arada hiçbir şey yemedim. Sizin huzurunuzda açlığımdan dolayı benden kötü bir edebin ortaya çıkmasını hoş görmeyerek açlığımı gizledim. Siz beni çağırınca sevindim; çünkü teklif ilk olarak sizden gelmişti. Adamla gittim, ama kalben buna razı olmamıştım. Sofraya oturduğum zaman adam bana bir lokma vererek, 'Ye, bu benim için onbin dirhem gümüşten daha sevimlidir' dedi. Ondan bu sözü işitince kendisinin düşük himmetli ve basit hesaplı biri olduğunu anladım, yemeğini yemekten çekindim.'
    Cüneyd, fakiri davet eden adama, 'Ben sana ona karşı edepte kusur etmişsindir demedim mi?' dedi. O zaman adam, 'Yaptığıma tövbe ediyorum' dedi. Bunun üzerine Cüneyd fakirden tekrar adamla birlikte evine giderek onu sevindirmesini istedi."

    Edep, kulun zahirinin ve bâtınının yani dışının ve içinin terbiye ile güzelleştirilmesidir. Kulun zahiri ve bâtını güzelleşince edepli bir sûfî olur.

    Kim, sünnetin edebine sarılırsa, Allah Teâlâ onun kalbini marifet nuruyla nurlandırır. Allah'ın Habibi Hz. Muhammed'e (s.a.v), emirlerine, fiillerine ve ahlâkına uymaktan, bir de söz, fiil, inanç ve niyet olarak onun edepleriyle edeplenmekten daha şerefli bir makam yoktur.

    Yüce Allah'a hizmet ve kulluğun edebi; kul ne kadar çok amel de yapsa, kendisini o amele sevkeden yüce Rabbine nazar edip bütün yaptıklarını hiç görmektir.

    Kul, yaptığı taatiyle cennete girer; edebiyle yüce Allah'a erer.

    Din ehlinin en çok üzerinde durduğu edepler; nefislerini güzel ahlâkla süslemek, azalarıyla ilgili edepleri yerine getirmek, helâl-haram sınırlarına dikkat etmek ve kötü arzularını terketmektir.

    Bir mürid/hak yolcusu, edebi terkederse, geldiği yere geri döner.

    Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm'ın (rah) şöyle dediği nakledilir: "Mekke'de bulunduğum sıralarda çoğu kez Kabe'nin hizasında otururdum. Bazan da, ayaklarımı uzatmış halde sırt üstü yatar, dinlenirdim. Bir gün bu halde uzanmış yatarken kadın velîlerden Mekkeli işe yanıma geldi; beni o halde görünce, 'Ey Ebû Ubeyd! Senin ilim ehli bir zât olduğunu söylüyorlar; bir söz de benden al: Yüce Rabbinin huzurunda edeple otur; yoksa ismin Allah'a yakın velîler defterinden silinir!' diye uyardı. Bu kadın, Hak dostu ariflerdendi."

    Ariflerden biri der ki: "Zahiren ve bâtınen/dışın ve içinle edebe sarıl. Zahirdeki edebi zayi eden kimse, zahiren cezalandırılır; iç alemindeki edebi zayi eden kimse ise, bâtınen/iç âleminde cezalandırılır."

    Edep, kuvvede ve yaratılışta olan bir şeyi fiiliyata çıkarmaktır. Yaratılışı ve tabiatı güzel olan kimselerde, hak olan güzel işler meydana çıkar. İnsanın tabiatının şekillenmesi, Cenâb-ı Hakk'ın işidir; onun yaratılmasında insanın bir kuvveti yoktur. Bu durum, çakmak taşında ateşin bulunmasına benzer. Çakmak taşında ateşin bulunması yüce Allah'ın işidir; onun meydana çıkarılması ise insanın işidir. Edepler de böyledir; onun kaynağı güzel tabiatlar ve kula verilen ilâhî ihsanlardır.

    Allah Teâlâ, sûfîlerin iç âlemlerini olgun ve olgunluğa erecek şekilde hazırlamıştır. Onlar güzel terbiye ve riyazet yolları ile Allah Teâlâ'nın nefislerinde yerleştirdiği kabiliyetleri ortaya çıkarırlar; böylece edepli ve güzel ahlâklı kimseler olurlar.

    Bir Kul Gibi Oturmak

    Hâris el-Muhâsibî (k.s), kırk yıl arkasını duvara dayamadı. İki dizi üstüne çöküp oturmaktan başka türlü oturmadı. Kendisine sordular:

    "Kendini neden böyle zora sokuyorsun?" Şöyle dedi:

    "Mevlâmı müşahede eylerken bir kul gibi oturmamaktan utanırım.",

    Edebe riayet etmeyen

    İnsanoğlu edepten mahrum ise ‘insan’ oluş sırrını kaybetmiştir. Çünkü insanı hayvandan farklı ve asil kılan edeptir. “Gönül gözümüzü açıp Allah kelamına bakınca görürüz ki ayet ayet bütün Kur’an’ın manası edeptir.” diyen Hz. Mevlâna’ya kulak verelim:

    “Edep insanın kendini tanımasıdır. Edebe riayet etmeyen bir kimse Allah’a yakın olamaz. İlim ve tahsilin insana kazandıracağı ilk şey edep ve incelik değilse, başka bir şey olamaz. Gerçek akıl ve tahsil sahiplerine hiç yakışmayan şey kontrolsüz davranışlardır ve edep dışı hareketlerdir. İnandığımız nizamın ve Kutsal Kitabımız’ın özü edeptir. Saygı ve edepte cimri olanın parada cömert olması bir kıymet ifade etmez. İslâm, iman ve namazla başlayıp erkân ve edeple devam eden ve derinleşen ilahi bir nizamdır. Ey insan! Anla ki insanın elindeki can ne ise edep de odur. İnsanın kalbindeki, göğsündeki nurlar edepten ibarettir. Ayağını iblisin kafasına koymak, ona hakim olmak istiyorsan gözünü aç anla ki, şeytanı öldüren edeptir.”

    ‘Peygamberliğin kırkta biri’

    Edep tacını giyen müslüman Allah Tealâ’nın razı olduğu kullara dönüşür. Allah’ın razı olduğu kulların birbiriyle münasebetleri de huzurlu bir toplum meydana getirir. Çünkü edep, ölçülü hareket etme, utanma, haddi aşmama, nezaket ehli olma, gönül kırmama gibi insanî eylemlerin hepsini içinde barındıran efsunlu bir güzelliktir. Bu güzelliğe bürünen insan da toplum içinde takdir edilen, sevilen şahsiyetli bir insan olur.

    Beşeriyetin en güzel örneği Hz. Peygamber (s.a.v.): “Güzel hal, düşünerek hareket etmek ve iktisat (ölçülü davranmak) peygamberliğin kırkta biridir.” buyurur. Bu sözden hareketle anlıyoruz ki insan edep tacıyla peygamberlik vasıflarından birini kazanıyor. Kazanılan edep, nezaket ehli, hürmete layık, cemiyet önünde daima saygı gören insanı meydana getiriyor. Edepten yoksun insan da gerçek değerini kaybediyor.

    Abdurrahman es-Safurî, “Allah, hiçbir kimseye akıl ve edepten başka daha üstün bir bağışta bulunmamıştır. O ikisi gencin güzelliğidir. Şayet onları kaybederse hayatın en güzel şeyini kaybetmiş olur.” derken, akıl gibi büyük bir nimetle edebi yan yana zikretmesi de dikkat çekicidir.

    İlahi aşka bizi götüren yollar da edepten ibarettir. Rabbimize varabilmek için varlığımızı edeple süslemek gerekir. Bu noktada Hz. Mevlâna ne güzel söyler: “Ey aşıklar nefsinizi edeple süsleyin. Zira aşk yollarının hepsi de edepten ibarettir.”

    Görüntü Güzel Ama...

    Bir kısım insan, kibar, temiz ve sevimli gözükmek için bütün imkanlarını kullanır. Giydiği elbisede ufak bir bozukluk, yırtık, kir ve toza tahammül edemez. Onu düzeltmeden rahat edemez. Fakat aynı insan, yalan, iftira, alay, dedikodu, küfür, hakaret gibi dilinin bozuk konuşmalarından hiç rahatsız olmaz. Yaptığı çirkin işlerden kurtulmak istemez. İçindeki kibir, bencillik, haset, inkâr, gösteriş, hırs, tamah, şehvet, şöhret, korkaklık gibi kötü huylardan temizlenmeyi düşünmez. Bu durum da dengesizliktir. Yapılan işler ise haramdır.

    Edepli insanda yalan ve yapmacık işler olmaz. İşi yapmacık ve gösteriş olan kimse, imanın tadını tadamaz. Çünkü bunlar münafıkların sıfatıdır. Bazı insanlar gelip camide Hakk’a ibadet ederler, çıkıp çarşıda halka ihanet ederler.

    Bazıları namaz kılarken boynunu büker, tam bir huşu görüntüsü verir. Görenler kendisine hayran olur. Fakat kıldığı namaz, Allah katında azap sebebi olur. Çünkü o anda kalbi namazda değil, insanların bakışındadır. Niyeti Allah’ın rızası değil, halkın övgüsüdür. Bu da bir dengesizliktir. Bir çeşit münafıklıktır. İçi başka dışı başka olmaktır. İbadeti nefsin keyfine kullanmaktır. Şeklen güzel gözüküp, aslen bozuk olmaktır. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, ümmetini bu halden şiddetle sakındırmıştır. Bir gün, “nifak olan huşudan Allah’a sığınınız” buyurdu. Sahabe, “nifak olan huşu nasıl olur?” diye sordular. Efendimiz s.a.v. buyurdular:

    “Bedenin huşu içinde gözüküp kalbin nifakla dolu olmasıdır.” (Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya; Suyutî, Camiu’s-Sagir)

    Bu hal kâmil müminin sıfatı değildir. Allah dostları en fazla bu tiplerden rahatsız olurlar. Güzel kulluğun ve ahlâkın temelinde Allah rızası vardır. Niyet hak olmazsa, ibadet ihanete dönüşür. Büyük velilerden Hace Ubeydullah Ahrar (k.s.) şu olayı anlatır:

    “Mevlâna Nizamettin Hazretlerinin halkasında bulunanlardan birisi, bir gün mürşidinin huzurunda sahte bir tavırla başını önüne eğmiş, çenesini göğsüne dayamış murakabeye dalmış gibi bir vaziyet almıştı. Onu bu halde gören Hazret:

    “Hey! Başını yukarı kaldır. Senin üzerinden duman tüttüğünü görüyorum. Murakabeyle ne alakan var senin!” diye uyardı. (Safi, Raşahat)

    Tasavvufta Yol Almak Edeple Olur

    Nakşibendi büyükleri, Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin öğrettiği hem zâhir hem de bâtıni edeplere sımsıkı sarılmışlardır. Seyru sülük esnasındaki sohbet, vird, hatme ve diğer zikirler zâhirî edepler içine girer.

    Kalbin gaflet ve kötülüklerden temizlenmesi, nefsin terbiye edilmesi ve ruhun ilahi huzura yükselecek hâle getirilmesi de bâtınî edepler içine girer.

    Edeb, her şeyi gereğince ve yerince yapmaktır. Bunun yolu da, bütün fikir ve fiillerde edeb abidesi, peygamberlerin imamı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize uymaktır. Bütün Allah dostları, Hak yolunda ne elde etmiş iseler, Efendimizin edebine uyarak elde etmişlerdir.

    Edebine göre yapılmayan şeyler ne kadar çok olursa olsun fayda sağlamaz. İnsan bir işin usulüne göre gitmez ise o işte ömrünü verse hayırlı bir sonuç alamaz.

    Allah’ın yeryüzündeki şahidi ve hâlifesi olan ariflere hürmet kalpteki takvadan ileri gelir. Onlara karşı edebi koruyamayan kimsenin tasavvuf yolunda hiç bir nasibi olmaz.

    Arifler: “Önce usul, sonra vusul” demişlerdir. Yani, maksadına ulaşmak isteyen kimse, önce o işin usulüne göre yola çıkarsa, hedefine varır, yoksa yolda kalır.

    Büyük alim Abdullah b. Mubarek (r.a) ne güzel söylemiş: “Bizler daha çok ilme değil, daha fazla edebe muhtacız.“

    Hak yoluna giren talip için ana sermaye edeptir. Edebi olmayanın Allah yolunda elde edeceği hiç bir şeyi yoktur.

    Edeb, kalbte, sözde ve fiilde olur. Kalbin edebi, niyette ihlas ve samimiyettir. Bunların sonucu, Allah için sevmek, Allah için vermek, Allah için yermek ve Allah için menetmektir. Bu hâl, imanın en yüksek zirvesidir ve kâmil insan olmanın alametidir. O, Allah Tealanın sevdiği kullarına bir hediyesidir. Büyükler, bu ahlakın ihsan mertebesi olduğunu ve onun vücuda ancak zati zikir sayesinde yerleşeceğini belirtiyorlar. Zati zikir; her yerde, her işte, her hâlde kalb, ruh, sır ve diğer latifelerle Allah Teala’yı zikretmekten ibarettir.

    Gavs-ı Bilvanisî Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (k.s) zikir ve edep hakkındaki bir sohbetinde şöyle buyurmuştur:

    “Bakınız, bu milletin başına ne geldiyse gafletten geldi. Şah-ı Hazne (k.s): “gaflet kadar hiçbir kötü hâl yoktur” derdi. Kimin başına ne geldiyse nefsinin hilelerinden gafil kaldığı için gelmiştir. Bir kişi kendi kuvveti ile gafleti terk edemiyorsa edebe sarılsın. Şöyle ki, Rabbim her an her yerde beni görüyor diye düşünsün ve o konuda nefsini zorlasın. Açık ve gizli edeplere uymakla insanın kalbi uyanır. Böylece gaflet yok olur.“

    Sözün edebi, makama uygun söylenmesidir. Her makam, ayrı bir tarz ve tavır ister. Her söz yerinde, zamanında, gereği kadar söylenirse değerli ve geçerlidir. Söz, hacet kadar sarf edilmelidir. Sözde yalan ve yapmacık olmamalıdır. Söz sahibinin sözü ile özü, içi ile dışı aynı olmalıdır. Mürşide ve müminlere karşı samimiyet ancak böyle mümkün olur.

    Fiilin/işin edebi, makama uygun davranmaktır. Her şahsın, her makamın, her ibadet ve taatın kendine has edebi vardır. Bütün edepler, sünnet-i seniyyede öğretilmiştir. Edep, Hakka ve halka karşı nasıl davranacağını bilmektir. Kısaca güzel ahlaktır. Bu edepleri, tek tek öğrenmeli ve güç nisbetinde yapmalıdır.

    İlim edeple güzel olur. Hak yolcusu ancak edeple yol alır. Zikir, edeple fayda verir. İbadet edeple yapılırsa Allah’a yükselir. Tövbe, edeple kabul edilir. Bunun için Allah dostları talebelerinden her işte edep ister, edep bekler. Tasavvuf yolunda, bütün menzil ve makamlarda insanın önüne tek levha çıkar: “Edep Yâ Hû!”

    Mevlânâ Halid hazretleri de bunu şöyle açıklar: “Edep hakikatte Allah Teâlâ tarafından ihsan edilen bir lütuftur. Çünkü her makamın kendine uygun bir edebi vardır. Bu edeplere riayet etmek için de sağlam bir himmete hatta ilhama ihtiyaç duyulur. Nitekim denilmiştir ki, ‘edebin kısımları, elde edilemeyecek kadar çoktur.

    Yine tasavvuf yolundaki edeple ilgili Ebû Hafs Haddâd hazretleri [kuddise sırruhû] şöyle der: “Tasavvuf, tamamıyla edeplerden ibarettir. Her vaktin, halin ve makamın kendine göre bir edebi vardır. Her kim bu edeplere uymaya devam ederse Hak dostlarının ulaştığı makama ulaşır."

    Edep ve Önemi

    Edep, her konuda haddini bilmek, sınırı aşmamak, insanlara iyi muamelede bulunmaktır. Hz. Peygamber'in (s.a.v) buyurduğu ve davrandığı gibi hareket etmek, hataya düşmekten, yüz kızartacak, pişmanlık verecek şeylerden uzaklaşmaktır.

    Edep, hakları korumak, Hakk'a ve halka karşı nasıl davranacağını bilmektir. Tasavvufun tek gayesi de, Hakk'a ve halka karşı edepli insan yetiştirmektir. Çünkü ilim, edeple birlikte güzel olur. Hak yolcusu ancak edeple yol alır. Zikir ancak edeple fayda verir. İbadet edeple yapılırsa Allah (c.c) kabul eder. Tövbe, edeple kabul edilir. Edebi olmayan kimse yarı yolda kalır, maksadına ulaşamaz. Bunun için Allah dostları müridlerinden her türlü iş ve amellerinde edepli olmalarını ister, edep bekler. Büyük ârif Ebû Hafs hazretleri şöyle demiştir:

    "Tasavvuf, baştan başa edepten ibarettir. Çünkü her vaktin bir edebi, her makamın bir edebi vardır. Her halin de bir edebi vardır. Vakitlerle ilgili edebe riayet edenler, veli olan kimselerin makamına ulaşırlar. Edebi terkedenler, Allah Teâlâ'ya yakın olduklarını zannettikleri halde, O'ndan uzaktırlar. Bazı kullar da vardır ki kendilerinin zannettiklerinden daha yüksek bir mertebeye sahip, daha sevgilidirler."

    Sûfînin Dikkat Etmesi Gereken Edepler

    Sûfî, Allah'ın emir ve yasaklarını yerine getirmeye çalışmalıdır. Farzları içtenlikle ve önem vererek yapmalıdır. Her zaman ve tüm işlerinde doğru istikametinden şaşmamalı ve takvaya sarılmalıdır. Daima sünnete uymalı ve sünnetleri yaşamaya çalışmalıdır. Yararlı işler yapmalı, güzel amellerini artırmalı, iki gününün eşit olmaması için çalışmalı ve olgunlaşmak için sürekli çaba göstermelidir. Bir işe başlarken niyeti halis olmalıdır. Görevlerini titizlikle yapmalı, onların değerini azaltacak davranışlardan kaçınmalıdır. Tüm işlerinde Allah Teâlâ'yı unutmamalı, alışveriş sırasında Allah'tan gafil olmamalıdır.

    Allah Teâlâ'yı, Hz. Peygamber'i (s.a.v), onun Ehl-i beytini, ashabını, velileri, ilmiyle âmil olan âlimleri ve salihleri sevmelidir.

    Rızkını helâl yoldan kazanmalı, mekruh ve şüpheli şeylerden sakınmalıdır. Allah Teâlâ'nın üzerimizdeki nimetlerini devamlı düşünmeli ve bunlara şükretmeli; Allah Teâlâ'nın kazâ ve kaderine rıza gösterip karşı gelmemelidir.

    Allah'ın (c.c) rahmetinden ümidini kesmemeli, O'nun gazabından ve sınamasından emin olmamalıdır. En ufak bir günah işleyince bile hemen tövbe edip bir daha tekrarlamamaya çalışmalıdır. Üzerinde herhangi bir kimsenin hakkı varsa ödemelidir.

    Yatmadan önce işini ve gidişatını düşünmeli, hesap günü gelmeden kendi nefsini hesaba çekmelidir. Bu muhasebesi kendi aleyhinde olursa Allah'tan af dilemeli, lehine bulursa şükretmelidir. Uyumadan önce ölümü düşünerek bir insanın mutlaka ölümü tadacağını hatırlamalıdır. Uzun emelli olmamalıdır. Ömrünü yaşamakta olduğu andan ibaret kabul edip onu Allah rızasına sarfetmelidir.

    Cemaatle namazda birinci safta, başlangıç tekbirinde bulunmaya gayret etmelidir. İkindi namazından sonra hatmeye, akşam ile yatsı arası rabıtaya, sabah namazından önce iki tulü arası zikre, gece namazına, her gün bir cüz Kur'an okumaya devam etmelidir. Fıkıh konularını öğrenmeye gayret etmeli, içinden çıkamadığı sorunları takva sahibi ve ilmine güvenilir âlimlerden sorup öğrenmelidir. Tasavvufla ilgili meseleleri, ehil kişilerden öğrenmeye dikkat etmeli, tasavvufu bilmeyen ve yaşamayan kişilerden sormamalıdır. Verdiği sözlerde durmalı, zararlı ve gereksiz sözleri sarfetmekten kaçınmalıdır. Çok yemenin, çok konuşmanın ve çok uyumanın edebe aykırı olduğunu bilmeli ve bunları azaltmaya çalışmalıdır.

    İnsanlarla Beraberken Dikkat Etmesi Gereken Edepler

    Sûfî, insanların kusurlarını aramamalı, aksine kendi eksiklik ve ayıplarıyla ilgilenmelidir. Kardeşleri için her zaman iyi düşünceli olmalı ve kalbine gelen kötü duygulara kulak asmamalıdır. Allah'a isyan eden günahkârları görünce onların kalbini kırmamalı ve aşağılamamalıdır. İşlenen günaha buğzedip, işleyenin ıslahına dua etmelidir. Kendisini eleştiren olunca hatasını kabul etmelidir. Mürşidine, mürid kardeşlerine ve tüm müslümanlara özellikle cuma günü, ramazan ayında, arefe gününde, seher vakitlerinde, hac sırasında, yağmur yağarken, ezan ile kamet arasında, secdede, iki hutbe arasında dua etmelidir. Duayı yalvararak ve huşû ile yapmalı; korku ve ümit duygularını dengelemeli; Allah'ın niyazını kabul edeceğini ummalıdır. Duanın başında Allah Teâlâ'ya hamd etmeli, Hz. Peygamber'e (s.a.v) salât ve selâm getirmeli ve duayı yine aynı şekilde bitirmelidir.

    Zikir, sohbet ve ibadet toplantıları uzadığında ferah olmaya gayret etmelidir. Allah yolundaki ve ibadetlerdeki zorluklara ve insanlardan gelen eziyetlere katlanmalıdır. Nefsin arzu ve isteklerine karşı koymalıdır. Hangi yolda olursa olsun temiz ve takva sahibi müminlerin hepsini sevmelidir.

    Alçak gönüllü, yumuşak huylu, merhametli, açık elli olmalı ve insanlara karşı daima iyi niyetli olmalıdır.

    Birine kefil olurken dikkatli olmalı; bu konuda duyarlı olmalıdır. Gaflet ehli ve istikameti bozuk olan kimselerle beraber olmamalı ve sohbet yapmamalıdır.

    Ehli gaflet deyince, konuşması, düşüncesi, aklı fikri yalnız dünya olan insan demektir. Konuşurken alışverişten konuşur. Düşünürken geçimini, parasını, pulunu, makamını, mevkiini düşünür. Kalbi de dili de yalnız dünyayla meşgul olur. İşte bu ehl-i gaflettir. Hiç Allah Teâlâ hatırına gelmiyor. Sâdâtlar, evliyaullah, Hz. Peygamber, ölüm, ahiret hiç hatırına gelmiyor. Yalnız ve yalnız dünyayı düşünüyor. Bunlara ehl-i dünya ehl-i gaflet diyor büyükler. "Böyle kimselerle beraber olanların zararı, aynen onlara benzemektir" buyuruyor büyüklerimiz.

    Oyun oynanan ve boş konuşulan toplantılara gitmemeli; kötü, kaba ve uygunsuz sözler dinlememelidir. Hiç kimseyle tartışmamalı ve iddiaya girmemelidir. Asık suratla değil, güler yüzle davranmalıdır. Hoşa gitmeyecek şeyleri görmemek için gözü sakınmalıdır.

    Hiç kimseye öfkelenmemeli, gereksiz yere kızmamalıdır. Tartışma ve ağız dalaşı yapmamalıdır. Birine öfkelendiğinde ondan özür dilemeli, Cenâb-ı Hakk'a da istiğfar etmelidir. Haklı sebeple dahi olsa kimseye hakaret etmemeli; her gördüğünü Hızır (a.s) veya veli diye düşünerek dua istemelidir.

    Herhangi bir konuda iyice düşünmeden karar vermemelidir. Hiç kimseyi hor görmemeli, tüm yaratılmışlara şefkatle bakmalıdır.

    Allah'a Karşı Edep

    Her insan, kulluk vazifelerini yerine getirmesi için yaratıldı. Bu nedenle herkes, Allah Teâlâ'nın yaratıcı, kendisinin yaratılmış olduğuna iman etmeli ve bunun bilincinde olmalıdır. Akıl ve bâliğ olan her insan, Allah'ın (c.c) emir ve yasaklarına uymakla mükelleftir. Hiçbir kimse, bu mükellefiyetin dışında kalmaz ve hiç kimseden mükellefiyet düşmez. Çünkü akıl ve bâliğ olan herkes, Allah'ın emir ve yasaklarına itaat etmekle mükelleftir.

    Hz. Peygamber'e Karşı Edep

    Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'e (s.a.v) hürmet ve tazimi farz kıldı. Onun huzurunda, ondan önce konuşmayı, ona karşı edebe uymayan davranışlarda bulunmayı yasakladı.

    Ashâb-ı kirâma (r.a), Hz. Peygamber'in (s.a.v) ağzından çıkanları dikkatle dinlemelerini emretti. Herhangi bir şekilde muhalefet etmekten, seslerini onun sesinden fazla çıkarmaktan menetti. Ona hayattayken de bekâ âlemine göç ettikten sonra da hürmet etmelerini emretti. Onu, birbirlerini çağırdıkları gibi çağırmamalarını emretti. Ona, sevdiği isimler arasında en güzeli ile hitap etmelerini emretti. Onun yanında sesini alçaltarak konuşanları överek onlara af ve mağfiret buyuracağını, büyük bir mükâfata kavuşturacağını vaat etti.

    Sahabe, Hz. Peygamber'e (s.a.v) gözlerini kaldırıp doğrudan bakamazlardı. Etrafında otururlarken sanki başlarının üzerinde kuş varmış gibi otururlardı. Hz. Peygamber (s.a.v) abdest aldığı zaman, onun abdest suyunu alabilmek için birbirleriyle yarışırlardı. Hz. Peygamber'in saçından bir tel düşünce, onu alabilmek için çok gayret gösterirlerdi. Onun emirlerine uyabilmek için canla başla çalışırlardı. Hz. Peygamber'in (s.a.v) kapısını parmakları ile değil, âdeta tırnaklarıyla çalarlardı. Bir şey soracakları vakit, Hz. Peygamber'e hayalarından dolayı çekinirler, kendilerine söz verilmesini beklerlerdi.

    Bunun gibi mürid de Hz. Peygamber'e (s.a.v), onun ashabına, Ehl-i beyt'ine saygı ve hürmet etmeli, özellikle Ravza'da edebe çok riayet etmelidir.

    Mürşide Karşı Edep

    Mürid, şeyhinin Hz. Peygamber'in (s.a.v) vârisi olduğunu ve Hakk'a ancak onun vasıtasıyla ulaşacağını bilmelidir, ister onun huzurunda olsun, ister ondan ayrı bulunsun daima edebini muhafaza etmelidir. Bütün arzularını onun eline bırakmalı, gassalin (ölü yıkayıcının) elinde teneşirdeki ölü gibi olmalıdır.

    Sesini onun sesinden yüksek çıkarmamalıdır. Onunla yüksek sesle konuşmak edepsizlik olur. Kendine gelen rahmani her feyzin, her keşfin onun vasıtası ile geldiğini bilmelidir.

    Her mümin ziyaret için gittiği mürşid-i kâmili, Allah ve Rasulunün bir emaneti olarak görmelidir. Ona karşı yapacağı hürmetin, aslında Allah ve Resûlüne yapılan bir hürmet çeşidi olduğuna inanmalıdır.

    Herkes kalbindeki Allah ve Peygamber sevgisini, kendisindeki edeb ve hürmet anlayışını, velilere karşı tavrıyla ölçebilir. Çünkü veli yeryüzünde Allah Teala’nın şahidi ve hâlifesidir. Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin varisidir. Bir insan kendi zamanında yaşayan kâmil mürşidlere ve Rabbani alimlere ne derece hürmet ve edep gösterebiliyorsa, onun Hz. Peygambere karşı yapabileceği hürmet de ancak o kadardır. Bu bir ölçüdür.

    وَآخِرُ دَعْوَانَا أَن الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

    #Alinti



    Yazar :Sevdali1
    Mesaj: 1000+



    Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group