Son Peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.v)

Gönlümün Gülü Hz.Muhammed (s.a.v) Hayatı Sayfasına Hoş Geldiniz

Sayfamizda Hz. Muhammed (sav)'in Hayatı (Siyer) , Hz Peygamberimiz

Son Peygamber Hz.Muhammed (s.a.v) Hayatı

HZ Muhammed "Biz seni ancak bütün insanlara bir müjde verici ve uyarıcı, korkutucu olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar." Kur'an-ı Kerim : Sebe Suresi 28

  Hz.Muhammed (s.a.v)

Alttaki başlıkları seçerek ilgili bölümlere ulaşabilirsiniz.


[CAHILIYYE DÖNEMI] [EBREHE'NIN KABE'YI YIKMAYA KALKISMASI] [FiL VAKASI EBABiL KUSLARI]

[TEBLIGIN BES DEVRESI] [PEYGAMBERIMIZIN DOGUMU] [PEYGAMBERLIGI VE MEKKE DÖNEMI]

 [MUHAMMED ( A.S) VAHY GELISI] [MIRAC] [MEKKE DÖNEMI] [HABESiSTAN HiCRETi]

 [HAZRET-I ÖMERIN MÜSLÜMAN OLUSU] [AKABE BEY'ATLARI] [HiCRET] [MEDiNE DÖNEMi]

 [iLK YAPILAN MESCiD]  [BEDiR GAZVESi]  [KAYNUKAOGULLARI VE MEDINEDEN SÜRÜLMELERI]

[UHUD SAVASI] [MEUNE KUYUSU OLAYI] [NADIROGULLARI ILE YAPILAN SAVASLAR]  [HENDEK SAVASI]

 [HUDEYBIYE BARISI] [HAYBER GAZVESI] [HAZRETI PEYGAMBERIN ELÇILERI]

[VEDA HUTBESI] [PEYGAMBER EFENDIMIZIN VEFATI]







SON PEYGAMBER





HİCRET


 Bir yerden başka bir yere göç etmek.


Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının İslâm
devletini kurmak üzere Mekke'den Medine'ye göç etmeleri.


Rasûlullah Mekke'de tebliğ görevini
sürdürürken Kureyşliler de inkârlarında diretiyorlardı. Peygamberimiz tebliğ
görevini Mekke'nin dışına taşırmak istiyordu. Bu nedenle Taif'e gitti. Tâifliler
de Kureyşliler gibi inkârcılıkta direnmişler ve Peygamberimizi taşa tutmuşlardı.
Peygamberimiz onların bu cahilce hareketleri karşısında yılmamıştır. Özellikle
hacc mevsiminde Mekke dışından gelen insanlarla görüşüyor onlara İslâm'ı
anlatıyordu. Peygamberimiz bir gün Akâbe mevkiinde Medineli altı kişi ile
karşılaştı. Onlara Kur'ân okudu ve İslâm'a davet etti. Medineliler
Peygamberimizle konuştuktan sonra durumu kendi aralarında değerlendirdiler.


"Yahûdilerin geleceğini bildikleri ve
kendisiyle bizi korkuttukları peygamber bu olmasın" dediler. Yahûdilerden önce
müslüman olmanın gereğine inanıp müslüman oldular.


Medine'de bulunan Yahudiler bir
Peygamber'in geleceğini biliyorlardı. Medinelilerle aralan açılan Yahudiler
onlara "Bir Peygamber gönderilmek üzeredir. O Peygamber gelince biz ona tabi
olacağız, İrem ve Âd kavimleri gibi sizin kökünüzü. kazıyacağız" diyorlardı.


Akabe'de Müslüman olan Medineliler
memleketlerine gittiklerinde bu durumu yakınlarına aktardıktan bir yıl sonra,
daha önceki Müslümanlarla birlikte on iki kişilik bir topluluk Hacc için
Mekke'ye geldi. Bunlar Peygamberimizle görüştü ve "hırsızlık yapmamak, zina
etmemek, çocukları öldürmemek, iftira etmemek, Allah ve Rasûlüne muhalefette
bulunmamak hususunda" peygamberimize söz verip bey'at ettiler.


Peygamberliğin onüçüncü yılında Medineli
müslümanlardan yetmiş iki kişilik bir grup hacc için Mekke'ye geldiler.
Peygamberimizle Akabe mevkiinde görüşmek üzere toplandılar.


Hz. Peygamber (s.a.s), amcası Abbas'la
birlikte Akabe'ye geldi. Abbas henüz müslüman olmamıştı. Ebu Talib'in vefatından
sonra peygamberimizle daha çok ilgilenmeye başlamıştı. Bu ilgi kabile bağından
ileriye gitmiyordu. Toplantıda ilk konuşmayı Abbâs yaptı; "Ey Hazrec topluluğu,
bu benim kardeşimin oğludur. Benim yanımda insanların en sevgilisidir. Siz onu
tasdik ediyor onun getirdiklerine inanıyor ve kendisini alıp götürmek
istiyorsanız, sizden bu hususta beni tatmin edici bir söz almak isterim. Siz ona
vereceğiniz sözü yerine getirebilecek ve kendisini muhaliflerinden koruyabilecek
misiniz? Bunu gereği gibi yaparsanız ne iyi; yok eğer Mekke'den çıktıktan sonra
kendisini yardımsız bırakacak rüsvay edecekseniz şimdiden bu işten vazgeçiniz,
onu bırakımı. Yine kavmi arasında ve yurdunda izzet ve şerefiyle korunmuş olarak
yaşasın."


Hz. Abbas'tan sonra Hz. Peygamber (s.a.s)
konuştu. Bundan sonra Medineli müslümanlar düşüncelerini şöylece açıkladılar:
"Allah'tan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bey'at ediyoruz. Biz,
Rabbımıza bey'at ediyoruz Allah'ın kudret eli ellerimizin üzerindedir.
Kendimizi, oğullarımızı, kadınlarımızı esirgeyip koruduğumuz şeylerden seni de,
esirgeyip koruyacağız. Eğer bu ahdimizi bozarsak, Allah'ın ahdini bozan,
yaramaz, bedbaht insanlar olalım. Ya Rasûlallah! Biz ahdimizde sadıkız".


Peygamberimiz iki şart ileri sürdü, "Rabbim
için şartım: O'na hiç bir şeyi ortak koşmamanız yalnız O'na ibadet etmeniz,
kendinizi, çocuklarınızı, kadınlarınızı esirgeyip koruduğunuz şeylerden, beni de
esirgeyip korumanızdır" buyurdu. Medineliler: "Böyle yaptığımız zaman bizim için
ne var" dediler. Allah Rasûlü de: "Cennet var" buyurdular. Medineliler "bu kârlı
alış veriştir" deyip Allah Rasûlüne bey'at ettiler.


Mekke müşrikleri Akabe bey'atlarıyla ilgili
haberi alınca Allah Rasûlünü Mekke dışına çıkarmamak için önlemler almaya
başladılar. Bir müddet sonra peygamberimiz müslümanların Medine'ye hicret
etmelerine izin verdi. İlk olarak Cahşoğulları hicret ettiler. Bunlardan sonra
Hz. Ömer hicret için önce silahını kuşandı, Kâbe'yi tavaf etti. Çevrede bulunan
müşriklere de hicret etmekte olduğunu bildirdi. "Anasını ağlatmak karısını dul
bırakmak isteyen varsa beni izlesin" diyerek büyük bir grup sahabe ile birlikte
hicret etti."


Hz. Ömer'den sonra Hz. Hamza ve diğer
müslümanlar hicret ettiler.


Hz. Ebû Bekir de hicret etmek istiyordu
ancak, Peygamberimiz ona "acele etme, belki Allah sana bir arkadaş bulur"
diyerek beklemesini söyledi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir iki deve satın alıp,
hicret edeceği günü beklemeye başladı.


Kureyşliler müslümanların Medine'de
tutunduklarını görünce telaşa düştüler. Peygamberimizin hicretine engel
olabilmek için Darü'n-Nedve adı verilen meclis binasında toplandılar. Çeşitli
fikirler ve düşünceler ileri sürerek sonuçta Ebû Cehil'in düşüncesinde karar
kıldılar.


Ebu Cehil, her kabileden bir delikanlının
seçilmesini, bunların hep birlikte Peygamberimizi öldürmelerini teklif etti.
Böylece Abdi Menâçoğullarının bütün kabilelerle çarpışamayacağını, kan
davasından vazgeçeceklerini bildirdi.


Onlar bu tip hileler düşünürlerken
Peygamberimiz Hz. Ebû Bekir'in evine vardı. Allah'ın kendilerine hicret iznini
verdiğini bildirerek yol hazırlıklarına başlanıldı. Mekkelilere ait bazı
emanetlerin sahiplerine teslim edilmesi ve müşrikleri yanıltmak amacıyla Hz.
Ali'ye Peygamberimizin evinde kalması emredildi.


Gecenin geç vaktinde müşrikler
Peygamberimizin evini kuşattılar. Allah Rasûlü Kur'ân okuyarak Allah'a sığınmış
böylece müşriklerin arasından görünmeden geçmiştir. Bir müddet sonra müşrikler
Peygamberimizin yatağında yatanın Hz. Ali olduğunu görünce hayrete düşmüş ve
tuzaklarının boşa gittiğini anlamışlardır.


Rasûlullah (s.a.s) Hz. Ebu Bekir'le
birlikte Sevr Dağı'na doğru yol alıp Hıra mağarasına gizlendiler. Bu dağ Medine
tarafında değil, Cidde tarafında Mekke'nin kuzey batısında yer alıyordu.
Müşrikleri şaşırtmak için de böyle bir yola başvurulmuştu.


Müşrikler hz. Ali'yi ve Hz. Ebû Bekir'in
kızı Esma'yı sıkıştırmış fakat bir şey öğrenememişlerdir. İz sürenleri yanlarına
aldılar; dağ, tepe demeden her tarafı aradılar. Bir ara mağaranın ağzına kadar
geldiler, mağaranın önüne bir güvercinin hemen Rasûlullah'ın oraya girmesinden
sonra yuva yaptığını, örümceğin ağ örttüğünü görünce Allah Rasülünün mağarada
gizlenmesinin mümkün olabileceğini düşünemediler. Elleri boş olarak geri
döndüler.


Hz. Peygamber (s.a.s) ile Hz. Ebu Bekir bu
mağarada üç gün kaldılar. Hz. Ebu Bekir'in oğlu Abdullah ve kızı Esma onlara
yemek taşıdılar. Hz. Ebu Bekir'in çobanı da koyunlarını Abdullah'ın geçtiği
yerlere sürerek izlerini silmeye çalıştı. Yol Kılavuzu Uraykıt Peygamberimiz ve
Hz. Ebubekir'in bineceği develeri getirdi. Peygamberimiz devenin ücretini Ebu
Bekir'e ödeyerek yola koyuldular. Yolculukta geceleri yol alıyor, gündüzleri
gizleniyorlardı.


Kureyşliler, Peygamberimizi bütün
uğraşlarına rağmen bulamayınca şaşkına döndüler. Onu bulana yüz deve
vereceklerini vadettiler. Bu ödül herkesi heyecanlandırdı. Yüz deveye sahip
olabilme ümidiyle her tarafı aramaya başladılar. Her yöne haberciler gönderildi.
Bu habercilerden birisi de Süraka'nın yurduna gelmişti. Onlar da Allah Rasûlünü
bulabilmek ve yüz deveye sahip olabilmek için fırsat kolluyorlardı. Bir gün
adamın birisi üç kişilik bir yolcu kabilesinin gitmekte olduğunu gördü. Bunu bir
toplulukta anlattı. Süraka uyanık bir kimse idi. Adamı yanıltmak ve sözü kesmek
için onlar falancalardır dedi. Adam da kesin bir şey bilmediğinden susmak
zorunda kaldı. Bunun üzerine Süraka evine geldi. Atını ve oklarını hazırladı.
Belirtilen yöne doğru hızla yol almaya başladı. Süraka kısa bir müddet sonra
Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir'e yetişti. Onlara "bugün seni benden kim
kurtarabilir" diye bağırdı. Peygamberimizin duasıyla Süraka'nın atının ön
ayakları kuma gömüldü. Böylece Allah bu kutsî Medine yolculuğunda Rasûlünü
yalnız bırakmamış ve onu tehlikelere karşı bir kez daha korumuştu.


Atının kuma gömülmesi sonucunda gerçeği
anlayan Süraka affını rica etti. Peygamberimiz de ona dua ederek affetti. Süraka
minnet altında kalmak istemiyordu. Peygamberimize ikramda bulunmak istiyordu.
Peygamberimiz de onun hiç bir ikramını kabul etmek istemedi. İkramının kabul
edilebilmesi için müslüman olmasının gerektiğini öğrendi ve müslüman oldu.


Kureyş'in vadettiği yüz deveye sahip olmak
isteyenlerden birisi de Büreyd idi. O da kendi kabilesinden yetmiş atlı ile yola
çıkmış, Peygamberimize yetişmişti. Ancak bütün gayretlerine rağmen muvaffak
olamamış sonuçta Büreyd'e İslâm tebliğ edildi. Büreyd ve yanındakiler müslüman
oldular. Büreyd, peygamberimizin Medine'ye bayraksız girmesinin uygun
olmayacağını düşünerek, başından sarığını çıkardı, mızrağının ucuna bağladı,
böylece Medine'ye kadar Peygamberimizin bayraktarlığını yapmış oldu.


Peygamberimizin Mekke'den çıktığını duyan
Medine'deki müslümanlar yolları gözlüyorlardı. Her gün güneşin doğumundan önce
Harra mevkiine çıkıyorlar, sıcak bastırıncaya kadar bekliyorlardı. Bir gün
Yahudi'nin birisi bir işiyle ilgili olarak yüksek bir kuleye çıkıp etrafı
gözetlemeye başlamıştı. Peygamberimizin ve arkadaşlarının gelmekte olduğunu
gördü. Kendisini tutamayarak heyecanla " ey Arap topluluğu! İşte nasibiniz,
devletliniz, beklediğiniz ulu kişiniz geliyor" diyerek Rasûlullah'ın geldiğini
onlara haber verdi.


Medineliler yollara dökülüp Peygamberimizi
karşıladılar. Peygamberimiz burada bir müddet kaldı ve Kuba Mescidi'ni inşa
ettirdi. Hz. Ali de Kuba'da Rasûlulah'a yetişti.


Süheyb b. Sinan da hicret etmek için yola
çıkmıştı. Kureyşliler onun yolunu çevirdiler, göndermek istemediler. Süheyb,
biriktirdiği bütün serveti Kureyşlilere bırakmak şartıyla yoluna devam etti.


Peygamberimiz bir kaç gün sonra Medine'ye
hareket etti. Hareketinden önce Neccâroğullarına kendisini Medine'ye götürmeleri
için haber gönderdiği de rivayet edilmektedir. Abdulmuttalib'in annesi
Neccaroğullarının kızıydı. Dolayısıyla Neccaroğulları Abdulmuttalib'in dayıları
oluyordu.


Neccaroğulları Peygamberimizi Medine'ye
götürdüler. Halk Peygamberimizi ağırlamak için can atıyordu. Allah Rasûlü hiç
kimseyi kırmak istemiyordu. " Devenin yolunu açınız. Nereye çökeceği ona
buyrulmuştur" diyordu. Deve boş bir araziye çöktü. Peygamberimiz bu araziye
akrabalarından kimin evinin yakın olduğunu sordu. Böylece Neccaroğularından Ebu
Eyyûb El-Ensâri'nin evine misafir oldu.


Hz. Peygamber (s.a.s)'in Medine'ye gelişi
Medineli mü'minleri büyük bir sevince boğdu.


Bütün mü'minler, evlerinin damına çıkmış;
gençler ve hizmetçiler yollara dökülmüşler "Yâ Rasûlallah! Yâ Muhammed! Yâ
Rasûlallah!" diyerek bağırıyorlardı. (Müslim, Sahih, VIII, 237). Çocuklar ve
hizmetçiler, yollarda ve damlarda "Rasûlullah geldi! Allahû ekber! Muhammed
geldi! Allahû ekber! Muhammed geldi! Allahu ekber, Muhammed geldi! diyorlar,
Habeşliler de, sevinçlerinden kılıç kalkan oynuyorlardı (Ebû Davud Sünen, II,
579)


Kadınlar ve çocuklar, hep bir ağızdan:
"Vedâ tepelerinden dolunay doğdu bize! Allah'a yalvaran oldukça, şükür etmek
gerekir halimize, Ey bize gönderilen Peygamber! Sen boyun eğmemiz gereken bir
emr ile geldin bize" diye şiirler okuyorlardı (Semhudî, Vefaü'l-Vefa, I,187,
Halebi insanü'l-Uyun, II, 58).


Berâ' b. Âzib: "Peygamber (s.a.s) Medine'ye
gelince, Medinelilerin Rasûlullah'a sevindikleri kadar hiç bir şeye
sevindiklerini görmedim demiştir.


Enes b. Mâlik de: "Ben, Rasûlullah'ın
Medine'ye girdiği günden daha güzel, daha parlak bir gün görmedim" der (İbn
Sâ'd, Tabakat, I, 233, 234).


Rasûlullah Medine'ye varınca mü'minlerin
her biri kendi evinde ağırlamak istediler ve bu konuda yarışırcasına hareket
ettiler. Rasûlullah'ı misafir edebilmek için devesinin önüne geçiyorlardı.
Efendimiz onlara "Devenin yolunu açınız! Nereye çökeceği ona emir buyurulmuştur"
diyordu (Semhûdî-Vefâü'l-Vefâ, I,183).



TARIHTE HICRET: HZ. İBRAHIM (A.S)'IN HICRETI:



Hz. İbrahim, kendi kavmine Allah'ın dinini
anlatmada hiç bir engel tanımamış, Nemrut'un zorbalığına boyun eğmemiş, bir bir
işkencelere maruz kalmasına rağmen yolundan dönmemiştir. Fakat O'nun bütün
gayretleri bir netice doğurmamış ve toplumunu küfür bataklığından çekip
almamıştır. Artık netice belli olmuştur; kavmi kendi doğrultusunda gitmektedir.
Hz. İbrahim de tevhid üzere yoluna devam etmektedir.


Hz. İbrahim kavminin iman etmesine imkân ve
ihtimal kalmadığını anlarınca, sapıklık ve küfür diyarından uzak kalmak
amacıyla, her şeyiyle yalnız Allah'a kulluk edebilmek için hicret etmiştir
(Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, II, 1437).


Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle buyurmuştur:
"Her kim diniyle bir yerden bir yere hicret ederse, gittiği yer bir karşı yer de
olsa Cennet'te İbrahim ve Muhammed (s.a.s) onun arkadaşı olur."



ASHAB-I KEHF'IN HICRETI:



Batıl düzenler, gerçekten Hakk'a inananlara
hayat hakkı tanımak istemezler. Onlar gerektiğinde bütün zulüm mekanizmalarını
inananların aleyhine çalıştırmaktan geri durmazlar. Çünkü, yarasanın ışıktan
ürktüğü gibi, onlar da inananların gerçekleri ve mutlak doğruları gözleri önüne
sermeleri böylece kendi menfaatlerinin ortadan kalkmasından, ilahlık davalarının
sahteliğinin ortaya çıkmasından, sömürü çarklarının durmasından endişelenirler,
korkarlar. Tarih boyunca inananlara zâlim düzenler eliyle yapılan zulüm, baskı
ve şiddetin asıl nedeni budur. Bugün yeryüzünün her bölgesinde müslümanlar
üzerindeki baskı ve terör bundan kaynaklanmaktadır.


Kur'ân-ı Kerîm Ashab-ı Kehf'ten: "Rablerine
inanan gençler" (el-Kehf, 18/13) olarak söz etmektedir. Bunun üzerine; "Allah da
onların hidayetlerini artırmıştı". Ashab-ı Kehf'in, kavimleri Allah'tan başka
tanrılara taptıkları için onlardan uzaklaşmalarını Kur'ân övgüyle anlatmaktadır.
Onlar bu davranışlarıyla doğru yolu bulman ve Allah'ın rahmetine kavuşmayı gaye
edinmişlerdi.


"... Şunlar, şu bizim kavmimiz, Ondan (Allah'dan)
başka tanrılar edindiler. Bunların üzerine bari açık bir delil getirseydiler ya?
Artık yalan yere Allah 'a karşı iftira edenlerden daha zâlim kimdir?"
dediklerinde, onların kalplerini (sabır ve sebat ile hakka) bağlamıştık."


(Birbirlerine şöyle demişlerdi):


"Madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka
tapmış olduklarından ayrıldınız, o halde mağaraya (çekilip) sığının ki; Rabbiniz
size rahmetinden genişlik versin, işinizden de size fayda hazırlasın " (el Kehf,18/
14,16) Böylece onlar, zâlim bir toplum içinde yaşayıp, dinlerini açığa
vuramamaktansa mağaraya çekilip orada inançlarını yaşamayı tercih etmişler ve
son derece az oldukları için, mevcut düzene karşı duramayacaklarını anlamış
bulunuyorlardı.



HABEŞISTAN'A HICRET:



İslâm'ın ilk yıllarında, sahabîlerin önemli
bir kısmına ve özellikle zayıf ve kimsesizlere, "Rabbiniz Allah'tır" demeleri
nedeniyle sayısız zulümler uygulanıyor, dinlerinden vazgeçirmeleri için onlara
büyük baskılar yapılıyordu. Peygamber Efendimiz, sayıları yüzü bulan sahabiye
Habeşistan'a hicret etmelerini tavsiye etti. Orada kendilerini himaye edecek iyi
niyetli bir hükümdarın varlığından söz etti. Bunun üzerine Habeşistan'a iki defa
hicret edildi.


Mekke o sıralarda gerçekten İslâm gibi
eşsiz, tevhide dayalı yüce bir inanç ve hayat düzenini kabul edenler için ağır
şartları bulunan bir ortamdı. Habeşistan'da da İslâmî bir düzenin varlığından
söz edilemezdi ama. en azından orada dini hürriyet vardı ve zulüm yoktu. Diğer
taraftan İslâm ülkesi diyebileceğimiz bir yerin de varlığı söz konusu değildi.
Henüz böyle bir teşebbüse girebilmek için gerekli şart ve imkanlardan da
müslümanlar tamamıyla mahrum bulunuyorlardı. Bu nedenle Dârü'l- Küfr olan
Mekke'yi bırakıp Darü'l-Emin (güven ülkesi)'e göç için bir izin verilmiş
oluyordu...



HICRETIN HÜKMÜ:



Kur'ân'ın bir çok âyeti hicretten, hicretin
gereğinden, hicret edenlerden ve etmeyenlerden... söz eder.


Hicretin ne denli önemli olduğuna şu
âyetler gayet açık bir şekilde işaret etmektedir:


"Öz nefislerinin zâlimleri olarak canlarını
alacağı kimselere melekler derler ki: "Ne işte idiniz?" Onlar: "Biz yeryüzünde
dinin emirlerini uygulamaktan aciz kimseler idik" derler. Melekler de: "Allah'ın
arzı geniş değil miydi? Siz de oradan hicret etseydiniz ya" derler. İşte onlar
böyle. Onların barınakları Cehennemdir. O ne kötü bir yerdir. Erkeklerden,
kadınlardan, çocuklardan zayıf ve acz içinde bırakılıp da hiçbir Çareye gücü
yetmeyen ve (hicret) için bir yol bulamayanlar müstesna" (en-Nisâ, 4/97, 98).


Bu âyetlerin iniş sebebi hakkında İbn Abbas
(r.a) şunu nakletmektedir:


"Peygamber (s.a.s) zamanında bazı
müslümanlar müşriklerle birlikte durup onların sayılarının artmalarına neden
oluyorlardı. (savaş sırasında) ok, onlardan bazılarına isabet edebiliyor veya
boynu vurulup öldürülebiliyordu. Bunun üzerine bu ayetler nazil oldu. Yine İbn
Abbas (r.a.)'ın rivayet ettiğine göre; bir kısım Mekkeliler İslâm'a girmiş,
fakat müslümanlıklarını açığa vurmamışlardı. Bedir savaşı gününde müşrikler
onları da beraberlerinde savaşa götürdüler ve bazıları bu savaşta öldü.
Müslümanlar bunun üzerine: "Bizim arkadaşlarımız müslüman idiler, savaşa zorla
sokuldular" deyip, onlara Allah'tan mağfiret dilediler. Bunun üzerine bu âyetler
nazil oldu" (İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, I, 542).


Demek ki mü'minler, bu gibi durumlarda "biz
İslâm'ı ayakta tutamayacak kadar zayıf kimseler idik" demekle kendilerini
kurtaramayacaklardır. Çünkü bunlar İslâm'ı tamamiyle yaşayabilmek için herhangi
bir teşebbüste bulunmamışlar ve böylece "kendilerine zulm etmişlerdir" fakat,
gerçekten hicret edemeyecek durumda bulunan zayıf kimseler bundan müstesnadır.


Bu âyetler, müşrikler arasında bulunup da
dinini ayakta tutamayan herkesi kapsamaktadır. Hicret edebilecek durumda olup da
hicret etmeyenlerin, kendi nefislerine zulmetmiş oldukları ve bu ayetin hükmüne
göre, haram işledikleri icmâ ile kabul edilmiştir (İbn Kesîr Tefsîr, I, 542). Bu
hüküm kıyamete kadar bakîdir ve genel bir hükümdür. Herhangi bir durum onu,
dinini yaşayabileceği, inancının gereklerini yerine getirebileceği Darü'l-İslam'a
hicret etmekten alıkoymaz.


Hanbelî hukukçulara göre bir kimsenin,
Darü'l- Harp'te dinini açığa vurup yaşayabiliyor bile olsa, müslümanların
sayısını çoğaltmak ve cihada katılabilmek için Dârü'l-İslâm'a hicret etmesi
sünnet olur. Hanefi mezhebinde ise küfür diyarından İslâm diyarına hicret etmek
vaciptir. Şâfiîlerden el-Mâverdî'ye göre de, müslüman herhangi bir küfür
beldesinde dinini açığa vurabiliyorsa, orası onunla Daru'l-İslâm olmuş olur.
Orada durmak, hicret etmekten daha iyidir. Çünkü böylelikle kendisinden
başkalarının,da İslâm'a girmeleri umulabilir. Ancak el-Mâverdî'nin bu görüşüyle,
konu ile ilgili olarak Darü'l-Harp'ta kalmayı haram kılan ayet ve hadisler
arasındaki aykırılık açıktır. Hicret hükmü, Darü'l-Harp'te müslüman olup oradan
uzaklaşabilecek güçte olan herkes için geçerlidir (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr,
VIII, 28, 29). Darü'l-Harp'ten hicret etmenin, herhangi bir ma'siyetin işlenmesi
veya herhangi bir emrin yerine getirilmemesi veya İslâm devlet başkanının
istemesiyle vacip olacağı konusunda icmâ' vardır (eş-Şevkânî, a.g.e., VIII, 29).


Kişi "ben hicret edeceğim ama, gideceğim
yer tanımadığım, yabancısı olduğum bir yerdir. Acaba orada geçimimi
sağlayabilecek miyim? Sonra ne zaman geleceği bilinmeyen ölüm, beni yolda
yakalarsa hicret etmiş sayılabilir miyim..." gibi bir takım düşünceleri içinden
geçirebilir. Ancak bunlar yersiz düşüncelerdir. Çünkü: "Kim Allah yolunda hicret
ederse, yeryüzünde gidecek, barınacak bir çok yerler bulur, genişlik de bulur.
Kim evinden Allah ve Rasûlüne muhâcir olarak çıkıp da sonra yolda ölürse, onun
mükâfatı Allah'a aittir (en-Nisâ, 4/100). Bu bakımdan ne rızık endişesi ne de
"yolda ölüm" düşüncesiyle farz olan hicretten geri kalamaz.


Yeryüzü iman-küfür mücadelesinin alanıdır.
Bu mücadelede kimi zaman iman bazan da küfür egemen olmuştur. Mü'minler İslâmî
kimliklerini yitirdikleri, imanî zaaflara düştükleri, İslâmi ilimlerin yeterince
tahsil edilmediği ve cehaletin yaygınlaştığı dönemlerde küfür İslâm'a gâlib
gelecektir. İslâmî ilimlerin çok iyi bilindiği, İslâm'ın yaşandığı, imanın kalb
atışlarında bile hissedildiği dönemlerde ise kuşkusuz İslâm egemen olacaktır.


İslâm'ın ve küfrün egemenliği ya da şeytana
zaman zaman fırsat verilmesi insanın ve yeryüzünün kanunu hükmündedir.
Dolayısıyla mü'minler İslâm'ın egemen olmadığı toplumlarda yaşama durumunda
kalabilirler. Bundan dolayı hicret zaman zaman gündeme gelebilir. Hicret dönemi
asla kapanmaz, Mekke'nin de fethinden sonra hicret gündeme getirilemez; hicret
tarihin belirli bir dönemine ait bir olay değildir. Hicret süreklilik arzeder ve
kıyamete kadar kaimdir.


Mekke'nin fethedildiği gün Abdurrahman b.
Safvan (r.a) babasını getirerek, Rasûlullah'a babasının da hicret sevabından
payını almasını istediğini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: "Artık
hicret yoktur" diye cevap verir. Rasûlullah'ı bu konuda yumuşatmak amacıyla,
amcası Hz. Abbâs'ın yanına gider ve bu konuda kendisine yardımcı olmasını ister.
Hz. Abbâs .(r.a), Peygamber (s.a.s)'e "Allah aşkına kabul et" derse de, Hz.
Rasûlullah şu cevabı verir: " Amcamın yeminini yerine getiririm, ama hicret
yoktur" Hadîsin râvilerinden olan Yezid b. Ziyâd: "Halkı İslâm'ın egemenliği
altına girmiş bulunan bir yerden hicret edilemez, demek istiyor" diye hadisi
açıklamıştır (İbn Mace Keffâret).


Burada görüldüğü gibi Mekke'den hicret
etmek artık söz konusu değildir. Çünkü, hicretten maksat gerçekleşmiş bulunuyor.
Artık Mekke'nin kendisi fethedilmek suretiyle Darü'l-İslâm olmuş ve İslâm'ın
bütünüyle hayata yansıyacağı bir yer haline gelmiştir. Allah'tan başka hiçbir
varlığın hâkimiyetinden söz edilemeyecektir.


Diğer bir kısım hadislerde ise, hicretin
sürekliliğinden söz edilmektedir:


"Kâfirlerle savaşıldıkça hicretin sonu
gelmeyecektir (eş-Şevkânî a.g.e., VIII, 27). "Hicretten sonra hicret olacaktır.
Yeryüzünün en hayırlıları, Hz. İbrahim'in hicretini kendisine örnek alanlardır"
(Ebû Davûd, Cihad).


Bu hadislerden anlaşıldığına göre, İslâm
hâkim olduğu bir yerden hicret etmenin farz veya vâcib olması söz konusu
değildir. Ancak Darü'l-Harb'den Darü'l-İslâm'a hicret etmemin vucûbu kıyamete
kadardır. Ebu Bekr İbnü'l-Ara





--Hazırlıyan www.ferhatturan.com /// Ferhat Turan--