Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  islami Forum -> Her Telden -> HAK ve ADÂLET
 
Mesaj Yazar
Alıntıyla Cevap Gönder Tarih: 2011-02-09, 12:40:25

Mesaj konusu: HAK ve ADÂLET HAK ve ADÂLET 1.

Bütün insânî güzellik ve mükemmelliği ihtivâ eden ve insanın rûhunu fazîlette zirveleştiren İslâm ahlâkı, hak ve adâlette de müstesnâ bir öze, sarsılmaz bir temele sâhiptir. Çünkü insanlığın huzûru, ancak hak ve adâleti tevzî etmekle temin edilebilir.

O hâlde hak ve adâlet nedir?

En genel târifiyle:

Herkese ve her şeye hak ettiği şekilde muâmele etmek, doğru hüküm vermek, dengeli ve ölçülü davranmaktır.
Buna göre bir kimseye hak ettiğinden fazla vermek, başkalarının hakkını çiğnemek olduğu gibi, eksik vermek de, hakkı gasbetmek, yâni adâleti ihlâl etmektir. Gerçek mü’minler, böyle bir cürümden son derece sakınırlar. Yâni mü’min, vicdânen, her hak sâhibine hak ettiğini vermek mecbûriyetindedir.

Zîrâ İslâm, hayâtın her safhasında ve her hâlükârda âdil davranmayı emretmektedir. Öyle ki, Allâh’ın râzı olduğu şekilde yaşamak, ancak hak ve adâlet dengesine riâyet ölçüsünde gerçekleşir. Yâni adâlet mefhumu, ilâhî emir ve yasakların merkezindedir. Dolayısıyla bu da, mü’minin; önce Yaratan’ına, sonra bütün mahlûkâta, sonra da kendi nefsine karşı âdil davranmasını gerektirir.

Şu hâlde her mü’min, ölçüp tartarken, insanlar arasında hüküm verirken, konuşurken, yazarken, şâhitlik ederken âdil davranmak mecbûriyetindedir. Ayrıca ilâhî hakîkatlere ve ibâdetlere de gereken ehemmiyeti göstermek ve onların hakkına riâyet etmek mecburiyeti de vardır. Çünkü bu, Cenâb-ı Hak için bir hak, kul için bir borç ve vazîfedir.
Eğer bir mü’min, bu şuur ile hak ve adâlet ölçüleri içerisinde yaşarsa, “ahsen-i takvîm”e, yâni “en güzel yaratılış kıvâmı”na ulaşır. Çünkü hak ve adâlet, Allâh’ın sıfatlarındandır. “el-Adl” ism-i şerîfi, Allah Teâlâ’nın, hak ve adâletin mutlak sâhibi ve bizzat kendisi olduğunu ifade eder.

Cenâb-ı Hakk’ın bu yüce ismi, her zaman tecellî hâlindedir. Bilhassa ilâhî mahkemenin kurulacağı âhirette bütün ihtişamıyla tecellî edecektir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Biz, kıyâmet günü için adâlet terâzileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi kadar dahî olsa, onu (adâlet terâzisine) getiririz. Hesap gören olarak Biz (herkese) yeteriz.” (el-Enbiyâ, 47)
Unutmamalı ki, kullarına hak ve adâleti emreden Allah Teâlâ, dâimâ mazlumların yanındadır. Dünyâ âleminde hak, hukuk ve adâleti çiğneyerek yakayı kurtardığını zannedenler, birgün “Hâkimlerin Hâkimi” Allah Teâlâ’nın huzûrunda boyun büküp hesap vereceklerdir.

Diyebiliriz ki, hak ve adâlet bahsinde en büyük hesabı, varlıklar içerisinde insanoğlu verecektir. Çünkü insan, yaratılmışların en şereflisi olarak bütün varlıkların kendisine âmâde kılınması dolayısıyla onların hak ve hukuklarının mes’ûliyetini de üzerine almıştır. Bu itibarla insan, sadece kendine âit hakları değil, bütün varlıkların haklarını korumakla da vazifelidir. Yâni bitkilerin de, hayvanların da, eşyanın da haklarını muhâfaza mes’ûliyeti, insana âittir.
Bu bakımdan Hak dostları, diğer varlıkların haklarına riâyet hususunda da son derecede hassâsiyet göstererek bizlere örnek olmuşlardır. Şu misâl, pek mânidardır:

Hak dostlarından Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri, bir yere seyahat ederken bir ağaç altında durur ve yemek yer. Ardından yoluna devâm eder. Bir müddet gittikten sonra, torbasının üzerinde bir karınca görür ve:
“–Allâh’ın bu mahlûkunu vatanından ayrı düşürdüm.” diyerek geri döner. Karıncayı tekrar o ağacın altına bırakır.
Şâir Firdevsî, Şehnâme adlı eserinde ne güzel söyler:

“Bir yem tânesi çeken karıncayı dahî incitme! Çünkü onun da canı vardır. Can ise, tatlı ve hoştur.”
Kıyamet günü insanoğluyla beraber diğer varlıklar da dirilecekler ve dünyâda iken çiğnenen haklarını alacaklardır. Bunun için, bir hayvana cefâ vermek, onu haddinden fazla yormak, hattâ lüzumsuz yere yaş bir dalı koparmak bile dînen yasaklanmıştır. Hattâ zararlı bir mahlûku zarûret dolayısıyla öldürürken dahî zulmetmek câiz kılınmamıştır. Meselâ bir yılanı bertaraf ederken bile, eziyet etmeden, bir vuruşta öldürmek emredilmiştir.

Velhâsıl her mü’min, hak ve hukûkun derin mânâsını en güzel şekilde kavramak ve hayâtı boyunca da adâlet terâzîsini düzgün kullanmak mecbûriyetindedir. Mü’min için, hak ve adâleti yaşayıp tevzî etmek, en büyük fazîlettir. Olgunluk yolunda mesafe alan has kullar için bir üst fazîlet daha vardır ki o da:

Adâlette Af Fazîleti…

Îman ve ahlâkta yüksek bir görüş ufkuna ulaşan kâmil mü’minler, kendilerine karşı işlenen kusurlara, adâlet yerine, af ve merhametle mukâbele etmeyi tercih ederler. Zîrâ âhiretteki ilâhî mîzanda Cenâb-ı Hakk’ın, kendilerine adâletle değil; af, merhamet, lutuf ve ihsân ile mukâbele etmesini ümîd ederler. Bu güzel ahlâk, Cenâb-ı Hak tarafından şöyle takdîr edilmektedir:

“Eğer cezâ verecekseniz, size yapılan eziyetin misliyle cezâ verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.” (en-Nahl, 126)

Bütün mesele, âhirette Hak Teâlâ’nın lutf u keremiyle mukâbele görmek değil midir?
Bunun için sâlih ve ârif kullar, bugün kendi şahıslarına yapılan ezâ ve cefâlara aynıyla mukâbele etmezler ve cezâlandırmaya da yönelmezler. Allah için sabra sarılıp öfkelerini yutarlar. Dâimâ af ve müsâmaha yolunu tutarlar. Böylece Allâh’ın kullarını affede affede, ilâhî affa lâyık hâle gelmeye çalışırlar.

İşte bu düsturla Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, kızı Âişe vâlidemize iftirâ atan şahsı affetmiş ve ona sadaka vermeye devâm etmiştir.[54] Bu yüce ahlâkı teşvik eden şu âyet-i kerîme ne kadar mânidardır:
“İçinizden fazîletli ve servet sâhibi kimseler, akrabâya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar; ferâgat göstersinler. Allâh’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız?..” (en-Nûr, 22)

Bu itibarla ârif kullar:

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost oluverir.” (Fussilet, 34) âyetinin muktezâsınca hareket ederler.

Bu ahlâkın Kur’ân-ı Kerîm’deki en güzel misâllerinden bir diğeri de, kardeşlerinin ağır zulmüne mâruz kalan Yûsuf -aleyhisselâm-’dır. O büyük peygamber, kendisinden yardım istemeye gelen kardeşlerine kendini tanıtmadan birçok ikram ve ihsanda bulundu. Onlar da bu cömert ikramlardan sonra onun Yûsuf olduğunu anlayınca şâhit oldukları bu yüksek fazîlet karşısında hakkı teslîm ettiler ve:

“«Allâh’a andolsun, hakikaten Allah seni bize üstün kılmış. Gerçekten biz hatâya düşmüşüz.» dediler.” (Yûsuf, 91)
Hazret-i Yûsuf ise büyük bir af örneği sergileyerek:

“Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 92) buyurmak sûretiyle fazîletini daha da ziyâdeleştirdi.

Ayrıca:

“…Aramızı şeytan bozdu!..” (Yûsuf, 100) ifadesiyle, suçu kardeşlerine değil, iblise izâfe etti. Sonra da:
“Ben bir köle olarak satıldım. Sizin sâyenizde Mısır’da da peygamber evlâdı olduğum bilindi.” diyerek kardeşlerine iltifat etti, fazîlet üstüne fazîlet sergiledi.

Böylece kardeşlerinin, vaktiyle kendisine yapmış olduğu zulüm ve haksızlıkların üstüne bir af perdesi çekerek onları bağışladı. Netice itibârıyla, sergilediği bu üstün fazîlet ve ahlâk sâyesinde onları kendisine mest eyledi.

Bu yüce ahlâktan hareketle diyebiliriz ki, suçlular hakkında adâleti merhamete dönüştürerek onları affetmek, apayrı bir ıslah ve irşad metodudur. Tabiî suçlunun pişmanlık ve nedâmet duyması şartıyla…

Unutmamalı ki, suçlu şahsın bir daha o suçu işlememeye dâir samîmî pişmanlık duyması hâlinde onu affetmek, cezâlandırmaktan çok daha hayırlıdır. Fakat suçlunun böyle bir nedâmet göstermediği durumlarda affetmek, bir fazîlet olmaktan çıkar, zaaf ve âcizliğe dönüşür. Yâni merhamet ve af tavsiyesi, suçlu şahsın hâl ve karakterine göre netice verir.

Meselâ suçunda ısrar eden fâsık ve zâlim birini affetmek, onu zulüm ve haksızlığa cesaretlendirmek, hattâ teşvik etmekten başka bir işe yaramaz. Böyle olunca şahsa karşı işlenen kusurları affetmede, bir ıslah ihtimâli görünmüyorsa, suçlunun cezâlandırılmasını istemek, mağdurun en tabiî hakkıdır.

Diğer taraftan ferdî ve şahsî meselelerde, kusurlu şahsın ıslâhı için onu affetmek, fazîlet ve takvâya daha uygun olmakla birlikte, başkalarını veya umûmu ilgilendiren meselelerde, adâletin tam olarak yerini bulması îcâb eder. Aksi hâlde cezâsız kalan suçlar, suçluların daha da azgınlaşmasına sebep olur. Bundan da bütün bir toplum zarar görür, herkese zulmedilmiş olur.

Hayat rehberimiz Rasûl-i Ekrem Efendimiz, şahsına yapılan kusurları affederdi. Lâkin başkalarına karşı işlenen haksızlıklara tahammül edemez, hak sâhipleri haklarını alıncaya kadar huzur bulamazdı. Böylece mutlaka adâleti temin ederdi. Hak ve adâlet sâhibi olmanın bir ölçüsü de budur.

İşte bu şekilde âdil olabilen kimseler, aynı şekilde adâletli davranışlara mazhar olurlar. Yâni insanlarla münâsebetlerimizde önce kendimiz âdil olmalıyız ki başkalarından da adâlet beklemeye hakkımız olsun. Çünkü beşerî hayâtın huzur ve saâdeti, hak ve adâlet terâzîsinin karşılıklı dengede tutulmasına bağlıdır.

Hâsılı bütün bu gerçekler etrafında adâlet mefhûmu, toplumlardaki nizam, insicam ve huzur için vazgeçilmez ve hayâtî bir ihtiyaçtır.

Ancak bu mefhum, insanoğlunun, Rabbine karşı sâhip olması gereken şuur ve hislerinde çok farklı bir muhtevâ arz eder.
İlâhî adâlet anlayışı, günümüzde pek çok insanın hatâya düştüğü mühim bir meseledir. Çünkü dünyâda herkes eşit imkânlara sâhip değildir. Kimi insan zengin, kimi fakir, kimi doğuştan sakat, kimi sıhhatli, kimi uzun ömürlü, kimi kısa ömürlüdür. Bunu takdîr eden de Allah Teâlâ olduğuna göre; dıştan, kaba bir akılla ve nâdan bir gönülle bakıldığında bu durum, ilâhî adâlete zıt gibi görünmektedir. Ancak lâfta sûret-i haktan görünen bu iddiâlara, îman ve hikmet penceresinden bakıldığında mesele tamamen gözler önündedir. Çünkü:

Adâlet, İstihkâk ile Kâimdir!..

Hiçbir insan, hak etmiş olmasından dolayı yaratılmış değildir. İnsanın yoktan var edilişi, şükründen âciz kalınacak kadar büyük bir ilâhî lutuftur. Yokluktan varlık âlemine çıkmak, varlıklar içinde de; yılan-çıyan, taş-toprak veya ot-yaprak değil de varlıkların en şereflisi olan “insan” olarak var edilmek, ne muazzam bir ilâhî ikramdır.

Bu ve benzeri daha nice mazhariyetler, tamamen ilâhî bir lutuf olarak meccânen bahşedilmiş değil midir? Bizler bu nîmetlere nâil olmak için acabâ hangi bedeli ödedik?

Hâl böyleyken, yaşadıkları birtakım gel-geç mahrûmiyetler sebebiyle Cenâb-ı Hak’tan -hâşâ- hesap sorarcasına bir gaflet içerisinde adâlet isteyenler, yok olurlar! Çünkü kulun var olmak için bir hakkı ve sermâyesi yoktur ki, Allah’tan adâlet istemeye hakkı olsun! Zîrâ adâlet, ancak istihkâk ile, yâni hak etmekle, çalışıp kazanmakla ve bedel ödemekle kâimdir.

Düşünmeliyiz ki:

Biz insan olarak yaratılmak için hangi bedeli ödedik? Hangi çalışma ve hangi kazanç ile insan olduk?

Herkesin cevâbı belli:
“Hiç! Kocaman bir hiç!..”
O hâlde şunu iyi idrâk etmeliyiz:

Hayâtı, dünyâ ve ukbâ olarak iki safha hâlinde murâd eden Cenâb-ı Hak, bunların birincisinde “Latîf”, ikincisindeyse “Âdil” sıfatını daha bâriz tecellî ettirmektedir. Yâni âlemi ve insanı var eden, Allâh’ın “Âdil” sıfatı değil, “Latîf” sıfatıdır. Mahlûkâtın yaratılıştan gelen ne sermâyesi varsa, hepsi de Allâh’ın bir lutfudur.

Bu durumda Allah Teâlâ, nîmetlerini eşit vermeye -hâşâ- mecbur değildir. Zaten yaratılanlar içinde sadece iki varlık bile mutlak mânâsıyla eşit yaratılmış olsaydı, onlardan birinin varlığı abes, yâni hikmetsiz olurdu. Abesle iştigal ise, kâinâtı son derece hassas dengeler içinde yaratıp tanzim eden Allah Teâlâ’nın “Müteâl” yâni hayal ötesi mükemmellik sıfatı için bir noksanlık teşkil ederdi. Allah ise bütün noksanlıklardan münezzehtir.

Bu itibarla hiç kimse; “Benim ne kabahatim var da boyum kısa? Niye bir âlimin değil de bir câhilin çocuğu olarak doğdum?” veya “Niye zengin değil de fakir bir babanın çocuğu olarak dünyâya geldim?” diyemez. Çünkü bütün bunlar, tamamen ilâhî lutfun dağılımındaki farklı tecellîlerden ibârettir.

Asr-ı saâdette yaşanan şu hâdise, işte bu gerçeği sergilemektedir:
Zengin olmak için kendisinden duâ isteyen Sâlebe’ye Allah Rasûlü:

“Sâlebe! Şükredebileceğin az bir varlık, şükrünü îfâ edemeyeceğin çok varlıktan daha hayırlıdır.” buyurdu.
Sonra da onu iknâ için:

“Ey Sâlebe! Benim hâlim sana güzel bir misâl değil mi?..” diye sordu.

Sâlebe ise bu nebevî işâretlere âmâ kaldı. Israrla zengin olmayı istedi. Allah Rasûlü de onun zengin olması için duâ etti. Efendimiz’in îkazlarını idrâk edemeyecek kadar hırsa kapılmış olan Sâlebe, neticede zengin olduysa da Kârun’un düştüğü nankörlük çukuruna yuvarlanmaktan kurtulamadı. Ömrünün sonuna doğru da, Efendimiz’in nasihatlerini tatbik etmediği için büyük bir teessür yaşadı. Ölüm döşeğindeyken de:

“Ah keşke Peygamber Efendimiz’in nasihatlerini dinleseydim!” diyerek ebedî hayâtını zindan eden ihtirâsının nedâmetiyle kahroldu.[55]

Bu itibarla:

“Nihayet o gün (dünyâda yararlandığınız) nîmetlerden elbette ve elbette hesâba çekileceksiniz.” (et-Tekâsür, 8) âyet-i kerîmesini hiçbir zaman hatırdan çıkarmamak îcâb etmektedir.

Allâh’ın verdiğine râzı olmak, kul için hem bir mes’ûliyettir hem de bir olgunluk îcâbıdır.

Bu bakımdan lutfedilen nîmetlerde eşitlik olmaması, adâletsizlik değildir. Allah Teâlâ bir kulunu sıhhatli, diğerini sakat yaratabilir. Birini çok akıllı, diğerini az akıllı yaratabilir. Yarattıklarından birini yılan yapar süründürür, birini kuş yapar uçurur. Bundan dolayı mahlukâttan herhangi birinin îtirâza aslâ hakkı yoktur.

Esâsen hayvanatta da ancak hayâtını idâme ettirebilecek derecede bir akıl, idrak ve hissiyat bulunduğu için, hepsi de hâlinden memnundur. Mîdelerini doyurup fıtratlarındaki tabiî arzularını tatmin etmekten başka bir dertleri yoktur. Bu yüzden, niçin insan olarak yaratılmadım, diye düşünmeleri veya bunun ıztırâbını duymaları söz konusu değildir.

Bir hayvanın veya bitkinin; “Niye ben insan olarak yaratılmadım?” deme hakkı olamayacağı gibi, sakatlık, hastalık, fakirlik, mahrûmiyet vs. gibi birtakım sıkıntılar içinde bulunanların da, Allâh’ı -hâşâ- adâletsizlikle ithâm etmeleri, en başta akla-mantığa, iz’an ve vicdâna zıt bir keyfiyettir.

Kaldı ki bir kul hakkında ilâhî lutuf ve ikramların azlığının mı, çokluğunun mu daha hayırlı olduğu, ancak âhiretteki mîzanda belli olacaktır. Zîrâ az nîmetin doğurduğu borç az, çok nîmetin doğurduğu borç ise çoktur.

Kaderin hikmet ve sırlarını lâyıkıyla idrâk etmekten âciz olan insana, Allâh’ın takdîrine teslîm olmaktan daha doğru bir yol yoktur.

Bu hususta, sahâbeden Ebû Talha ile zevcesinin rızâ hâli ne güzel bir numûnedir. Hulâsa olarak hâdise şöyledir:
Ebû Talha’nın ağır hasta olan bir çocuğu vefât etmişti. Ebû Talha o sırada evde değildi. Hanımı Ümmü Süleym, çocuğunu gasledip kefenledi. Ebû Talha gelince oğlunun nasıl olduğunu sordu. Ümmü Süleym:

“–Çocuğun ıztırâbı sakinleşti, rahatladığını zannediyorum.” dedi…

Sabah olup da, Ebû Talha evden çıkmak istediği sırada, zeki ve takvâ sâhibi bir hanım olan Ümmü Süleym:
“–Ey Ebû Talha! Şu komşumuzun yaptığına bak, kullanmak üzere aldığı emâneti istediğim zaman vermek istemedi.”dedi.
Ebû Talha

“–Hiç olur mu, iyi etmemişler!” dedi. Bunun üzerine Ümmü Süleym:

“–Ey Ebû Talha! Oğlun senin yanında Allâh’ın bir emânetiydi, onu geri aldı.” deyiverdi. Ebû Talha önce biraz şaşırdı, sonra bir müddet sustu ve:

“Biz Allâh içiniz ve muhakkak O’na döneceğiz.” dedi… (Bkz. Buhârî, Cenâiz 42, Akîka 1; Müslim, Edeb 23, Fedâilu’s-Sahâbe 107)

İşte bir imtihan âlemi olan bu dünyâda Allâh’ın nîmetlerine karşı sâhip olunması gereken emânet şuuru…
İşte Allah nîmet verdiğinde de, verdiğini geri aldığında da gösterilmesi gereken rızâ ve teslîmiyet…

Zîrâ Cenâb-ı Hakk’a yakın bir kul olabilmenin en mühim şartlarının başında, tıpkı İbrâhim -aleyhisselâm-’ın hâli gibi, değişen imtihan şartlarına rağmen dâimâ; “Âlemlerin Rabbine teslim oldum.”[56] diyebilmek gerekmektedir.

Yâ Rabbî! Böylesine yüce, mânâlı ve hakikatli bir rızâ ve teslîmiyet içinde yaşamayı bizlere nasîb eyle! Bizleri hak ve adâletten ayırma! Hak ve adâletle birlikte cümlemizi af ve merhamet ile de taçlandırarak mahşer gününde affınla muâmele eyle!
Âmîn…

HAK ve ADÂLET - 2

İçinde yaşadığımız bu muazzam kâinât, tesâdüfen meydana gelmemiştir. Nefsânî arzuların menfaat sahası olarak da yaratılmamıştır. Ancak yüce bir gaye ve maksat için yaratılmış ve bu çerçevede insanoğlu için bir imtihan mekânı kılınmıştır.

Dolayısıyla cihânın da insanın da yaratılışı, abes değil; yâni sebepsiz, gâyesiz, hikmetsiz ve boşuna değildir.
Çünkü yüce Rabbimizin bir ism-i şerîfi de, “el-Hak”tır ve O, her türlü abeslikten/sebepsizlikten, gâyesizlikten, hikmetsizlikten ve boşunalıktan münezzehtir. O’nun her şeyi, ancak haktır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“O, gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile yaratandır…” (el-En’âm, 73)

İşte muhteşem birer sanat harikası olan cihan, insan ve diğer varlıklar!.. Hepsi de sayısız hikmetler, ibretler, fevkalâde hassas ölçüler ve dengeler içinde yaratılmıştır. Akl-ı selîm sâhibi her insan, bu ilâhî kudret ve azamet tecellîlerini, derin derin tefekkür etmek mecbûriyetindedir.

Hak Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de bu hakîkate dikkat çekerek biz kullarını şöyle îkaz buyurur:

“Göğü Allah yükseltti ve mîzânı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın!” (er-Rahmân, 7-8)

“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat onların (yâni insanların) çoğu (gafletlerinden dolayı) bilmiyorlar.” (ed-Duhân, 38-39)

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!” (el-Kıyâme, 36)

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 15)
Âyet-i kerîmelerde açıkça ifade edildiği üzere bir imtihan mekânı olan bu cihâna gâyesiz gelmediğimiz gibi, burada başıboş bırakılmış da değiliz. Rabbimiz, hayra da şerre de kullanabileceğimiz irâdemizi, bâzı yasak ve hudutlarla sınırlandırmış ve bu sınırlara riâyeti emretmiştir. Buna bîgâne kalıp da dünyâ hayâtında ilâhî hudutlara gerektiği kadar dikkat etmeyen insan, nefsinin fesâdına râm olarak kolayca zâlim olabilir. Böylece kendisinin ebedî hayâtını ziyân etmiş olur.

İlâhî hudutlara riâyet demek olan kulluk da, aslında kişinin kendi nefsini ilâhî azaptan koruması demektir. Aksi hâlde, kendi azâbına kendisi sebep olduğundan, bizzat nefsine zulmetmiş olur. Unutmamalı ki:
Adâletin Zıddı, Zulümdür…

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede insanoğlunun şu vasfına dikkat çeker:

“…Doğrusu o (insan), çok zâlim ve çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72)

Cehâlet, insanı zulme ve haksızlığa sürükleyen belli başlı sebeplerden biridir. Âyet-i kerîmede bahsedilen cehâletin zıddı ise ilimdir.

Gerçek ilim; kişiyi mârifetullâha, yâni Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanımaya sevk eden ilimdir. Dolayısıyla cehâlet, kişiyi zulme dûçâr ettiği gibi, ilim de insanı hayra, hakka ve adâlete istikâmetlendirir.

Hak ve hakîkatlerin merkezi ve kaynağı, Allah Teâlâ’dır. Kâinâtın yaratıcısı ve sâhibi, bize hak ve hakîkat nâmına neyi bildirmiş ise, hak ve hakîkat odur. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“…De ki: Allâh’ın hidâyeti, doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredilmiştir.” (el-En’âm, 71)
O hâlde Allah ve Rasûlü’nün ebedî saâdet rehberi olan emir ve yasaklarına bîgâne kalmak; o yüce hakîkatlere haksızlık ederek kişinin nefsine zulmetmesidir. Zulümlerin en fecî olanı da, ilâhî hakîkatlere âmâ kalmaktır.

Her zulmün belli ağırlıkta bir cezâsı vardır. Fakat ilâhî hakîkatlere karşı işlenen haksızlığın cezâsı, “ebedî bir azâb” olarak takdîr edilmiştir. Bu da gösteriyor ki, kişinin kendisini ebedî cehennemlik kılacak olan îmansızlık; zulüm ve haksızlığın en büyüğüdür.

Zulüm, zâhirde her ne kadar başkalarına zarar veriyormuş gibi gözükse de, neticede dönüp dolaşıp o zulmü irtikâb edeni acı bir azâba sürükleyecektir. Yâni zâlimin en büyük zararı yine kendisinedir. Bunun içindir ki Kur’ân-ı Kerîm’de sık sık; “nefislerine (kendilerine) zulmedenler” ifadesi zikredilir.

Mevlânâ -kuddise sirruh-, adâlet ve zulmü şu çarpıcı teşbihlerle îzâh eder:

“Adâlet nedir? Meyve ağaçlarını sulamaktır. Zulüm nedir? Dikenleri sulamaktır.”

“Adâleti bilmeyen kişi, kurt yavrusunu emziren keçiye benzer.”

Yâni besleyip büyüttüğü zulüm, kendi helâkini hazırlar, gün gelir onu paramparça ederek ortadan kaldırır.
Târih şâhittir ki, fânî menfaatler için hakkı ihlâl edenler, ancak kendi kuyularını kazmış olurlar. Sonunda o girdapta boğulur giderler.

O hâlde, nefse ne kadar ağır gelse de, dâimâ adâlet üzere bulunmak ve hakkı şiâr edinmek îcâb eder.
Velhâsıl zulüm; haksız yere acı çektirmektir.

Varlıklar içinde en şerefli bir mevkîde yaratılan insanoğlunun; fânî hazlar, nefsânî arzular ve gelgeç sevdâlar sebebiyle, özündeki yüce kıymet ve haysiyete yazık ederek günah ve isyan bataklığına sürüklenmesinin ebedî azap faturası kime kesilecektir?

Öyleyse kişinin başkalarına karşı âdil olması, evvelâ kendi nefsine karşı âdil ve merhametli olmasının bir îcâbıdır. Bunu gerçekleştirebilme husûsunda da en yüce örneğimiz, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir.
Adâlette En Güzel Örnek:

Rabbimiz, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i bütün insanlığa örnek şahsiyet olarak lutfetmiştir. Bütün emir ve nehiylerini, Peygamber Efendimiz’in nezih hayâtıyla örneklendirerek ümmet için fiilî kıstaslar bahşetmiştir.

Dolayısıyla yüce dînimiz İslâm, en güzel şekilde yaşanabilir bir hayat dînidir. Yâni İslâm’ın yüce prensipleri, hayâta tatbik edilemeyen ve sırf nazariyeden ibâret kalan beşerî dünyâ görüşleri gibi değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, İslâm’ın bütün hükümlerini fiilî örneklerle insanlığa takdîm etmiştir.

Nitekim Peygamber Efendimiz, ümmetine bir şeyi emredince, onu evvelâ kendisi ve yakınları tatbik etmiş, bir şeyden nehyedince de evvelâ kendisini ve yakınlarını ondan sakındırmıştır. Adâlet önünde kendisi hakkında bile aslâ bir imtiyaz kabûl etmediği gibi, toplumdaki zenginlerin veya önde gelenlerin de diğer insanlardan farklı muâmele görmesine kesinlikle müsâade etmemiştir.

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın örnek şahsiyeti, her hususta olduğu gibi hak ve adâlet mevzuunda da hayranlık verecek ölçüde yüksek fazîlet numûneleriyle doludur. İşte bunlardan birkaçı:

Kızım Fâtıma Bile Olsa…

Asr-ı saâdette birgün, Benî Mahzûm Kabîlesi’nden hatırı sayılır bir aileye mensup bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kadının yakınları, kimi aracı gönderelim ki Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu affetsin, diye düşünmeye başladılar. Sonunda Peygamber Efendimiz’in çok sevdiği sahâbîlerden biri olan Üsâme bin Zeyd’i göndermeye karar verdiler.
Üsâme, Peygamber Efendimiz’e giderek kadının affedilmesini talep etti.

Bu talep karşısında Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek yüzünün rengi değişti. Çok sevdiği Üsâme’ye sitem dolu nazarlarla bakarak:

“–Allâh’ın koyduğu cezâlardan birinin tatbik edilmemesi için aracılık mı yapıyorsun?!” diye sordu.
Üsâme -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in ne kadar üzüldüğünü görünce son derece pişman oldu ve derhâl özür dileyerek:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Benim bağışlanmam için duâ et!” dedi. (Buhârî, Megâzî, 53; Nesâî, Kat’u’s-Sârik, 6, VIII, 72-74)
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- ayağa kalktı ve halka şöyle hitâb etti:

“–Sizden önceki milletler, şu sebeple helâk olup gittiler: Aralarından soylu, makam-mevkî sâhibi biri hırsızlık yapınca onu bırakıverirler, zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yapınca da onu hemen cezâlandırırlardı.

Allâh’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı, elbette onun da elini keserdim!” (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Hudûd, 8, 9)

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Ey îmân edenler! Adâleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabânız aleyhinde bile olsa Allâh için şâhitlik eden kimseler olun. (Haklarında şâhitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar, Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adâletten sapmayın…” (en-Nisâ, 135)

İşte örnek hayâtı âdeta canlı bir Kur’ân tefsîri mâhiyetinde olan Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, adâlet önünde kendi âilesinin bile bir imtiyâzının olmadığını çok açık bir üslûb ile beyân ederek toplumdaki güçlü kimselere imtiyaz tanınmasına kat’î bir lisanla karşı çıkmıştır.

Hakkı Tutup Kaldırmak

Peygamber Efendimiz’in, daha risâletle vazîfelendirilmeden evvel iştirâk ettiği “Hılfü’l-Fudûl” adlı cemiyet de, ticârî ve ictimâî hayatta adâleti hâkim kılma gâyesine hizmet etmekteydi. Bu cemiyet, hakkı gasbedilen ve hakkını arayamayan zayıf ve yabancı kimselere yardımcı olur, zayıfın gasbedilen hakkını güçlüden alıp sâhibine teslim ederdi.

Hak ve adâlet hassâsiyetin tezâhürleri, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın bütün hayâtında görülmekteydi. Nitekim bu hâl, O’nun hadîs-i şerîflerine de şöyle yansımıştı:

“…İçindeki zayıfların, incitilmeden haklarını alamadıkları bir cemiyet iflâh olmaz…” (İbn-i Mâce, Sadakât, 17)
“…Güçsüzlerin hakkının güçlülerden alınmadığı bir toplumu Allah nasıl temize çıkarır?!”
(İbn-i Mâce, Fiten, 20)

“Kıyâmet gününde insanların Allah Teâlâ’ya en sevgili olanı ve O’na en yakın yerde bulunanı, adâletli idârecidir. Kıyâmet gününde insanların Allah Teâlâ’ya en sevimsiz olanı ve O’na en uzak mesâfede bulunanı da zâlim idârecidir.” (Tirmizî, Ahkâm, 4/1329; Nesâî, Zekât, 77)

Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, dünyâya vedâ ederken kendilerinden duyulan son hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Namaza, özellikle namaza dikkat ediniz. Elinizin altında bulunanlar hakkında da Allah’tan korkunuz.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124/5156; İbn-i Mâce, Vasâyâ, 1)

Adâleti Yanıltmak: Cehennemden Bir Pay

Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurur:

“Ben sadece bir beşerim. Sizler bana (aranızdaki ihtilâflar sebebiyle) muhâkeme olmak üzere geliyorsunuz. Belki biriniz, delilini getirmekte diğerinden daha becerikli olabilir ve merâmını daha iyi anlatabilir. Ben de dinlediklerime göre o kimsenin lehinde hüküm veririm. Kimin lehine kardeşinin hakkını alıp hüküm vermişsem, ona cehennemden bir pay ayırmış olurum.”

(Buhârî, Şehâdât, 27; Müslim, Akdiye, 4)

Hakîkaten bâzı insanlar, güzel konuşmaları ve yüksek zekâları sâyesinde, yaptıkları zulmü, dünyâ plânında örtbas edebilirler, haksız iken kendilerini haklı gösterebilirler. Ancak onlar hiçbir zaman kurtulduklarını zannetmemelidirler. Bu dünyâda beşerî adâleti yanıltıp kendilerini kurtardıklarını düşünseler bile âhiretteki ilâhî mahkemede her şey bir bir ortaya dökülecek ve haklının hakkı haksızdan alınacaktır.

Âhirette düşülecek bu rezil durum ise, dünyâ plânındaki rezillik ve zilletten çok daha ağır olacaktır.
Bu itibarla, hâkim huzûrunda başka birinden hak talep eden kişinin, gerçekten haklı olup olmadığını vicdânında çok iyi muhâsebe etmesi îcâb eder.

Adâlet meselesi, hayâtın sadece belli alanlarında değil, tamamında mühimdir. Ticâretten eğitime, çevreden âileye kadar… Âile içinde de:

Evlâtlar Arasında Adâlet

Cinsiyet farkı sebebiyle evlâtlar arasında ayrım yapmak da, Allah Teâlâ’nın takdîrine hürmetsizliktir, rızâ ve teslîmiyet zaafıdır.

Sırf cinsiyeti yüzünden kız çocuklarının, birçok haklarından mahrum bırakılarak zulme mâruz kaldıkları, bilinen bir gerçektir. Allah Teâlâ, yegâne üstünlük ölçüsünün “takv┠olduğunu beyân ederken, “cinsiyet” gibi bir meseleyi üstünlük sebebi ittihâz etmek, ilâhî hakîkatlere haksızlıktır, zulümdür.

Sahâbînin biri, Peygamber Efendimiz’in yanında otururken, yanına küçük oğlu geldi. Hemen onu kucaklayıp öptü ve dizine oturttu. Az sonra da küçük kızı geldi. Adam onu dizine değil, yanına oturttu. Bunu gören Peygamber Efendimiz:
“–Çocuklar arasında adâleti gözetmen gerekmez miydi?” buyurdu.

Böylece kız ile erkek çocuğa -sırf cinsiyeti sebebiyle- farklı davranmamak ve birini diğerine tercih etmemek gerektiğini ifade buyurdu.[57]

Nûman bin Beşîr -radıyallâhu anhümâ- şöyle anlatır:

Babam beni Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e götürdü ve:
“–Ben, sâhip olduğum bir köleyi bu oğluma verdim.” dedi.
Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem:
“–Buna verdiğini diğer çocuklarına da verdin mi?” diye sordu.

Babam:

“–Hayır, vermedim.” dedi.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–O hâlde yaptığın hibeden (bağıştan) dön!” buyurdu. (Buhârî, Hibe 12, Şehâdât 9; Müslim, Hibât 9-18)
Hakkı Titizlikle Tevzî Edebilmek

Hayber zaferinden sonra Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Abdullah bin Revâha’yı tahsîlât için oraya gönderirdi. Abdullah -radıyallâhu anh- da, alınması gereken hurma miktârını büyük bir titizlikle tahmin edip bunu tahsîl ederdi.

Hayber arâzîsini işleyen yahudiler, Abdullâh’ın tahminde gösterdiği titizlikten rahatsız oldular. Hattâ bir ara, kadınlarının süs eşyalarından biraz mücevherat topladılar ve:

“–Bunlar senin, taksim esnâsında bizim lehimize davran ve bize biraz göz yum!” dediler.
Abdullah ise onlara:

“–Vallâhi birçok menfîlikleriniz sebebiyle size duyduğum buğz, size karşı âdil davranmama mânî olamaz. Sizin bana teklif ettiğiniz, rüşvettir. Rüşvet ise haramdır, biz onu yemeyiz!” dedi.

Yahudiler, Abdullah -radıyallâhu anh-’ı iknâ edemeyeceklerini anladılar ve onu takdîr edip:
“–İşte bu adâlet ve doğrulukla gökler ve yer nizâm içinde ayakta durur.” dediler. (Muvatta, Müsâkât, 2)
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Ey îmân edenler! Allâh için adâletle şâhitlik eden kimseler olunuz. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adâletten saptırmasın. Âdil davranın, zîrâ takvâya en yakışanı budur…” (el-Mâide, 8)

Kendi düşmanlarına karşı bile, binbir îtinâ ile adâleti emreden dînimiz ne yücedir! Müslüman, kâfire bile yapılsa, zulümden mutlaka hesâba çekileceğini düşünerek dâimâ hakka riâyet eder, adâlet üzere hareket eder.

Zîrâ hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

“Mazlumun bedduâsından son derece sakının, çünkü onun bedduâsı ile Allah arasında bir perde yoktur.” (Buhârî, Zekât 41, 63, Meğâzî 60, Tevhîd 1; Müslim, Îmân 29, 31)

İslâm târihinde gayr-i müslimlere bile büyük bir titizlikle sergilenen hak ve adâlet fazîletinin tipik misâllerinden bir diğeri de şöyledir:

Müslümanlar, Bizans ordusunun üzerlerine gelmekte olduğunu haber alınca, himâye ve idâreleri altında bulunan Humus ahâlîsinden almış oldukları vergileri iâde ettiler ve:

“–Biz şu anda büyük bir saldırıya mâruz kaldığımız için sizi muhâfaza imkânından mahrumuz. (Bu vergileri ise sizi muhâfaza karşılığında almıştık.) Artık serbestsiniz, dilediğiniz gibi hareket edebilirsiniz.” dediler.

Humus ahâlîsi:

“–Vallâhi sizin idâreniz ve adâletiniz, bizim için daha önce içinde bulunduğumuz zulüm ve zorbalıktan çok daha iyidir. Sizin vâlinizle birlikte şehri Bizans’a karşı müdâfaa edeceğiz.” dediler.

Kendileriyle sulh yapılmış olan diğer şehirlerin hristiyan ve yahudi ahâlisi de aynı şekilde hareket etti. Netice İslâm ordusu gâlip gelince de, şehirlerini tekrar müslümanlara açtılar, huzur içinde yaşayıp vergilerini ödemeye devâm ettiler.[58]

İslâm ordusu bu adâleti yalnız Humus’ta değil, önce fethedip sonra çekilmek zorunda kaldığı bütün beldelerde tatbik etmiştir. Meselâ, Plevne düştüğü zaman Gâzi Osman Paşa, hristiyan halktan, onları muhâfaza karşılığında almış olduğu cizyeleri iâde etmiştir.
*
Hak ve adâlet mevzuundaki bu ve benzeri hassas ölçüler sebebiyledir ki, târih boyunca nice insaf ehli gayr-i müslim mütefekkir, İslâm adâletinin yüceliğini îtiraf etmek zorunda kalmıştır.

Nitekim 1789’da Fransız ihtilâlcilerinden bir “insan hakları beyannâmesi” hazırlamaları istenmişti. Bu gâye ile dünyâdaki bütün hukuk sistemlerini araştıran heyette bulunan Lafayet, İslâm hukukunun üstünlüğünü görünce, Peygamber Efendimiz’i kastederek:

“–Ey şanlı Arab! Sen, adâletin ta kendisini bulmuşsun!” demekten kendini alamamıştır.

Adâlet, devletleri ayakta tutan temel direktir. Öyle ki; “Küfr ile pâyidâr olunur, zulm ile olunmaz!” sözü meşhurdur. Bütün idârenin adâlet ile kâim olduğunu ifade için de; “Adâlet mülkün (idârenin) temelidir.” denilmiştir.

Hakîkaten milletler ve devletler, güç ve iktidârı elde tutan idârecilerle ayakta dururlar. Ancak bir güç ve iktidârın makbûliyeti, hak ve adâlet ölçülerine riâyeti nisbetindedir. Hak ve adâletten mahrum bir kuvvet; ancak zulüm ve zorbalık doğurur. Nitekim Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“Kuvvete dayanmayan adâlet âcizdir. Adâlete dayanmayan kuvvet ise zâlimdir.” buyurmuştur.

Yâni hak ve adâlet ölçüleriyle dizginlenmemiş güç ve kuvvet, ancak bir zulüm vâsıtası olur. Ayrıca adâlet, ancak onu tevzî edebilecek dirâyetli ve âdil ellerde bütün ihtişâmıyla tezâhür eder. Zayıf ve ehil olmayan kimseler elinde ise zillet ve acziyete dönüşebilir.

Yûsuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig adlı eserinde ne güzel söyler:

“Zulüm, yanan bir ateştir; yaklaşanı yakar. Adâlet ise, sudur; akarsa nîmet yetişir.”

Yâni bir toplumda zulüm ve haksızlık yangını devâm ederken adâlet suyu imdâda yetişmiyorsa, o su, sâfiyetini, akıcılığını ve öz kıymetini yitirmiş demektir. Mazlumların feryatlarını dindirmeyen bir adâlet sistemi de, dura dura kokuşan sulara benzer.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, halîfe seçildiğinde minbere çıkarak büyük bir tevâzû içinde halka şöyle hitâb etmiştir:

“Ey insanlar! En hayırlınız olmadığım hâlde sizin başınıza halîfe seçilmiş bulunuyorum. Şayet vazîfemi hakkıyla yaparsam bana yardım ediniz. Yanlış hareket edersem bana doğru yolu gösteriniz…” (İbn-i Sa’d, III, 182-183; Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, s. 69, 71-72; Hamîdullah, İslâm Peygamberi, II, 1181)


Dolayısıyla âdil kimselerin yanında olmak, hatâ ettiklerinde de çekinmeden onları îkaz etmek, mü’minlerin en mühim vazifelerindendir.

Zulüm ve Haksızlığa Karşı Durmak

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Cihâdın en fazîletlisi, zâlim sultânın karşısında hakkı ve adâleti söylemektir.” (Ebû Dâvûd, Melâhim, 17; Tirmizî, Fiten, 13)

Zîrâ hakkın sükût ettiği yerde bâtıl hortlar. Hakkı müdâfaa durumunda olup da sessiz kalmak, dilsiz şeytana dönmektir. Zâlime sükût, onu putlaştırmaktır. Nitekim zâlim Firavun’a; “Ben sizin yüce rabbinizim!” dedirten, etrâfındaki Hâmân ve emsâli, insan sûretli şeytanlardı. Onlar da Firavun’un zulmüne payanda oldukları için, aynı âkıbetle ebedî hüsrâna dûçâr oldular.

Zîrâ dünyevî menfaatler için zulme yaltaklanmak, ebedî bir zillet ve hüsran sebebidir.
Hakka gönül verenler ise hakkın kuvvetinden feyz alırlar. Hakka dayanmanın izzetiyle dâimâ doğrunun yanında, zâlimin karşısında olurlar.

Bunun içindir ki; zulmüyle meşhur olan Haccâc-ı Zâlim karşısında Hasan-ı Basrî Hazretleri susmadı, ne pahasına olursa olsun hak ve adâleti tebliğ ve tevzî etti. Halîfe Câfer Mansur’un haksız icraatlerine âlet olmak istemeyen İmâm-ı Âzam Hazretleri, zindanda kırbaçlanmak pahasına Bağdat kadılığını reddetti…

Zîrâ hak söz, îmânın sesi; hakkı söylemek ve tevzî etmek, kâmil mü’minlerin şiârıdır. Hakkı söyleyen ve hakka hizmet edenler bulundukça haksızlığa giden yollar kapalı olacaktır.

Bu itibarla nefsine uyarak zulme sapanlar veya zâlime destek olanlar, şunu iyi bilmelidirler ki; bâtılın ve zulmün geçici bir galebesi vardır, fakat kalıcı ve ebedî bir zaferi yoktur. Zîrâ zulmün sonu zevâldir. Hakkı tanımamak, hak ve adâlet kâidelerini çiğnemek, Allah -celle celâlühû-’ya isyan ve muhâlefet mânâsına geldiği için, zâlimlerin -er ya da geç- ilâhî kudretin çetin azâbı ile karşılaşmaları muhakkak ve mukadderdir.

Zulüm ve haksızlık târihi, ilâhî intikam tatbikâtının dehşetli tezâhürleriyle doludur. Nitekim âyet-i kerîmede:
“…Zaten Biz ancak halkı zâlim olan memleketleri helâk etmişizdir.” (el-Kasas, 59) buyrulmaktadır.
*
Velhâsıl, kaba kuvvete râm olanlar nazarında zulmün başlangıcı her ne kadar parlak görünse de, târih sayfaları tekrar tekrar göstermiştir ki, onun sonu dâimâ zifiri karanlıktır. Diğer taraftan adâlet de, her ne kadar zor görünse de, nihâyeti nurlu ve huzurludur. Bu itibarla, her zaman, her yerde ve herkese karşı âdil olan bir müslüman, Allâh’ın ve kullarının sevgisini kazanır, iki cihanda da azîz ve bahtiyâr olur.

Nefislerine uyarak adâletten ayrılanların ise hiçbir şey elde etmeleri mümkün değildir. Aldatıcı ve geçici bâzı menfaatler sağlasalar bile bu, nihâyetinde zarar, pişmanlık ve hüsrandan başka bir şey getirmez.

Rabbimiz, kalplerimizi fânî menfaatler uğruna eğrilmekten muhâfaza buyursun! Cümlemizi, hak ve adâlet üzere yaşayıp vicdan huzuruyla ilâhî dîvâna varabilen mes’ûd ve bahtiyar kullarından eylesin!
Âmîn…

101 HADİS’TEN

AHLAK-DOĞRULUK-HAK-ADALET

«İnsanda güzel ahlâk için, gönderilişim;
Ahlâkı nokta nokta tamamlamaktadır işim...»

«İslâmda üstün insan,
Ahlâkı bütün insan...»

«Müftüler verse de fetvâyı,
Kalbine danış sen, dâvayı!»

«Allah ne yüze, ne mâl dolu ele bakar;
İhlâs ile yoğurulmuş kalbe, amele bakar.»

«Tacirlerin doğrusu» gönlüyle fakirlikte;
«Peygamberler, sıddîkler; şehidlerle birlikte...

«Ortalıkta üçüncü benim diyor Yaradan:
İşe kötülük girse, ben çıkarım aradan...»

Ne güzel şey, küçüklüğü gözetmek!
«Sadakadır kibirliye kibretmek!»

«Hakkın en sevdiği iş» çifte kutbu gözetmek,
«Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek»...

«Hakkın en sevdiği savaşmada öz,
Baştaki zalime söylenen hak söz...»

Ölüp de ölmeyene ölüm cana minnettir,
«Ey Hak için can veren, ölümün ne nimettir!»

«Ne haldeyseniz tam o hale göre,
Başınızda sizi güden idare»...

Bilsin ki, baştakiler, işi güven yürütür;
«Halk içine casuslar salan, halkı çürütür!»

«Hepiniz çobansınız, sürüden mes’ul çoban...»
Çoban uyusun diye gözler dışardan yaban...

«Zenginlik, ne pul, ne mülk, ne binada,
Zenginlik, nefsiyle olmak gınada.»

Körler halkı Hakkın aynası sanmaz,
«Halktan utanmayan Haktan utanmaz.»

Allah, adaleti, hakkın yerini bulması için emretmiştir. Her nizamda adalet vardır. Her düzenin olduğu yerde, birden fazla hak sahibleri var demektir. Çekirdek aileden başlayıp büyük devlet organizesine kadar efrâdın-bireylerin bulunduğu her yerde, hak ve adalet, yapışık ikizler gibi beraber bulunur.

Allah’ın mümin kulları üzerinde beş büyük nimeti vardır. Bunlar sırasıyla: İman nimeti, sağlık nimeti, eş-dost-arkadaş nimeti, emniyet-güven içinde yaşama nimeti, mal-para-servet-makam nimeti. Dünya hayatını tercih edenler arasında, beşinci nimetin paylaşımı sebebiyle insanlar ihtilafa düşer. Hakkına razı olmayan hasetçi ve fesatçı insanlar adaleti sevmezler. Devletin varlığı ve sebebi vücûdu, hakkın îlâsı ve adaletin sağlanmasıdır. Devleti yönetenin birinci vazifesi “hak ve adalet” ile hareket ve hükmetme mecburiyetidir.

Her şeyden önce, büyük devlet olma özelliği, halkla devletin bütünleşmesiyle başlar. Osmanlı, kuruluş ve yükseliş döneminde, tarlasında, çarşısında ve mabedinde halkıyla omuz omuza bütünleşmiş, dünyaya adalet dağıtan büyük bir devlet olmuştu. Devleti yöneten elitler, halkıyla barışık olursa; büyük devlet olma yolunda, hak ve adalet dağıtır. Çünkü büyük devlet, halkıyla barışık olan devlettir.

Adalet yapan büyük devlet, dış politikada, bütünüyle kendi inisiyatifini ve kendi tercihlerini kullanır. Ekonomi gücüyle zulmeden büyük devlet değildir. Hak ve adaleti tatbik edebilmek için kuvvetli olmak gerekir. Büyük devletin müesseselerini yönetenler, halkın kabullendiği, uğrunda hayatını seve seve verebileceği değerleri savunduğu için, halkın arasına karışır ve onlarla mabedinde omuz omuza durur. Sahabeden sonra, Büyük Selçuklu ve onların devamı olan Devlet-i Aliye-i Osmâniye hak ve adalete riayet ettiği için büyük devlet oldu. Dünyaya nizamât verdi. İnşâallah hak ve adaletin ikâmesiyle, çağdaş cumhuriyetimiz de Osmanlı gibi, dünyanın elinden “büyük devlet” olma unvanını, haklı olarak geri alır.

Her dinin bir ideali, her idealin de bir dini olur. Dinsiz ideal olmaz, ancak, “öteki” saydığına karşı düşmanlığı olur. Komünizm böyleydi. Sovyetlerin gücü, onları büyük devlet yapmadı, büyük zalim yaptı. Dayatmanın ve zulmün de ömrü kısa oldu. Çünkü dinle mücadele, insan fıtratıyla mücadele demektir. Halbuki o fıtratı yaratan Allah'tır. Onu değiştirmek ve yenmek hiç kimsenin hakkı ve haddi değildir.

Çıkarları için, hak ve adalete uymayan devletler, teröre pirim verirler. Daha iyi bir dünya inşasına da mani olurlar. Hal böyleyken günümüzde toprak ve ağaç gibi, elle tutulup gözle görünen bir din savaşı yok. Ama su ve hava gibi hissettiğimiz örtülü ve gizli bir dînî rekabet ve mücâdele bütün hızıyla devam ediyor. Güncel dünyamızda bu rekâbet, diyalog barışıyla “ötekini” anlamağa dönüşüyor.

Bu tebliğimizde Allah’ın 99 esmâsından ikisi olan HAK ve ADL ismi şerîflerinin psiko-sosyal hayatımızdaki yerini inceleyeceğiz. Bu isimler, Kur’ân’da, hadislerde ve Risâle-i Nur Külliyâtı’nda yeterince anılmış ve bir çok türevleriyle açıklanmıştır. Hak ve adalet kavramlarına yüzlerce anlam yüklenmiştir. Sayısız HAK kavramının ilki Allah’tır. İkincisi Kelâmullah. Üçüncüsü de Efendimiz (sav) in risâletidir.Ancak, bizim üzerinde duracağımız konu, bu üçünün dışındaki dördüncü veya beşinci anlamıdır. Önce haktan başlayalım.

HAK

Allah’ın güzel isimlerinden bir isim olup fiil, isim ve sıfat kalıplarıyla çok yönlü kullanılan kudsî bir kelimedir. Bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen zâhir ve bâtın bütün âlemlerde “hak” adâleti, dengeyi, ölçüyü, âhengi ve güzelliği temsil eder. Maddi ve manevî âlemde, âfâk ve enfüste var olan güzellik, iyilik ve doğruluk “Hak” adına ve hak için vardır. Yok olan bir şeyin varlığını ve var olan bir şeyin yokluğunu isbât etmek bâtıl ve muhâl olduğu gibi; yokluğun ademi ve varlığın vücûdu hakdır ve isbatı da çok kolaydır. Varlıkların, özellikle canlıların yerli yerinde, uygun ve münasip olarak yaratılmış olmaları da hakkı, adâleti ve kemâli ifâde eder.[1]

HAK ve NASİP

Hak, bir pay, hisse ve nasip olduğu kadar; bir vazîfenin verilip verilmemesini de temsil eder. Adâletin ikâmesi, mükellefin ibâdet ve itâatı, bir öcün alınması ve suçlunun cezalanması da haktır. Fakat bağışlama, şahsen affetme hakkın kemâlindendir. Bir iş, nesne veya olayın mâhiyeti (nefsü-l emr) hak, bunu bilip öğrenmek için yapılan gayret ve çalışma da haktır.[2]Hükmün buna göre verilmesi de hak ve adâlettir. Hakîkî, izâfî, nisbî ve îtibârî bütün hakların kaynağı Cenâbı Hak’tır. Haktan uzak olan, adâletten de uzak bir zâlim olur.[3] Zâlimler ise, (bir bardak su, içilince yerine hava dolması gibi, Kur’ân ve îmandan boşalan, yâni) haktan hâlî olan kalpleri -istemeseler bile- bâtılla dolar ve öylece de ölüp giderler.

Hak, alacak ve adâlet anlamına kullanılır. Hak, Allah için, verdiği nîmetlere şükür ve (bizim iyiliğimiz için) emrine itaat anlamına gelir.[4] Allah’ın emrettiği namaz, oruç, hac, zekat, ferâiz ve öşür, fıtır sadakası, haraç gibi çeşitli vergiler, O’nun (kullarının iyiliği için emrettiği) haklarıdır. Adâletsiz ve itaatsizler için de had cezaları ve keffâretleri, birer müeyyide olarak Hakkın emridir. Özel olarak aynî ve şahsî haklar, müştekinin ihbarında haklı olması halinde hasmının cezalanması ve alacağın tahsil edilmesi, hukukun temeli olarak Allah’ın kulları üzerindeki haklarıdır.

Allah’ın kul hakkı olarak tanımladığı hakların (helâlleşme olmadan) tövbe ile affı mümkün olmadığı için, bu iş âhirete intikal eder. Allah, kendi zatına ait küstahlıkları, özel hakkı olarak tövbe edenler için bağışlayacağını önceden beyan etmiştir. Kullar da dilerse; Allah gibi, kendi haklarından vazgeçebilir, özür dileyenleri affeder, bağışlarlar. Haklarını helâl edebilirler. Kullar, isterlerse sahip oldukları (mâlî ve manevi) hak ve değerlerinden bir kısmını, diledikleri kimselere îtâ ve ikram edebilir, tasarrufları altındaki mallarını, (sefâhat ve savurganlığa girmemek kaydıyla) diledikleri yere vermeğe ve harcamağa yetkilidirler.

ŞAHSİYET, HİDÂYET VE ADÂLET İLİŞKİSİ

Şahsiyet, kişilik anlamına gelirse de bizim kastettiğimiz mânası, ferdin kendine mahsus “ben”i, yâni orijinini ve özelliklerini serbestçe ifâde etmesidir. Yapmacık konuşma, jest ve mimiklerden, birileri beğensin diye kendi kişiliğini yansıtmayan eylem ve amellerden kaçınmaktır. Yâni riyâkarlıktan samimiyete, gösterişten ihlâsa, münâfıklar gibi rol yapmadan tabiî davranışa rücû etmektir şahsiyet. Hidâyet, kişinin doğru yolu bulması; Allah’ın dînine girmesi;[5]hak ve adaleti sevmesi, şerefli ve nâmuslu bir hayat yaşaması, salâbet-i dîniyyesi adına dosdoğru yaşamasıdır.

Kur'ân ifâdesiyle "İnne hâze’l-Kur’âne yehdî lilletî hiye akvem…" kişinin mümin olarak en doğru yolu bulması ve bu yol üzere yaşamasıdır.[6] Fakat bu, sadece hak dîni ve hakikati bulmaktan ibaret değil, dürüstlük esası üzere hayatını sürdürmek; duâ ve ibâdetiyle, iyilik ve merhametiyle, Allah’ın çizdiği müstakim (dosdoğru) Kur’ân’î çizgi üzere yaşamaktır.

Hak ile batıl tebeyyün ettiği halde; menfaati gereği hakkı reddedip batılı kabul eden kâfir; haklı ile haksız belli olduğu halde; menfaati için haksıza yardım edip mâsuma zulmeden zâlim; haram ile helâli bildiği halde; nefsinin hevâ ve hevesinden helâli terkedip harama meyleden fâsık; hidâyete ehil olmadıklarından Allah tarafından asla doğru yola erdirilmezler.[7] Ama bâtılı bilmeden hak zanneden kâfirin; zulmü bilmeden adâlet zanneden zâlimin ve fıskı bilmeden sevap zanneden fâsıkın; her zaman hidâyete erme hakkı saklıdır. Allah boş yere, “veylün yevmeizin lil-mükezzibîn” (vay, o gün yalancı ve yalanlayanların haline!) buyurmamış.[8]

Allah bile bile haksızlık yapan şahsiyetsiz zalimleri; iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, doğru ile eğriyi kavrama zekası olduğu halde adil olmayan hakemleri; hasetçilik ve fesatçılık yapan günahkar fâsıkları hidâyete erdirmiyor. "Müslümanım" demiş olsa bile, bilerek yalan söyleyenlerin dîni hayatları tehlikededir. Şahsiyetli bir çocuk, oyun oynarken oyun bozanlık yapmaz. Kardeşleri veya arkadaşlarıyla bir şey bölüşürken hakkına razı olur.

Şahsiyetli bir genç, arkadaşlarına haksızlık yapamaz, onlara yalan söylemez. Aleyhine de olsa, doğru söze itiraz edemez; annesine, babasına saygılı olur. İşte bunlar hidâyete ehil oldukları için zaman zaman duâ ve ibâdet ihtiyacı duyarlar. Şahsiyet dediğimiz istikâmet ve doğruluk, kişinin hidâyeti ve şerefiyle doğrudan ilgilidir.[9]Yalancılık da kişinin dalâleti ve zilletidir. Şeref ve izzet Allah’ın dîninde olanlara, zillet ve meskenet de dalâlette olanlara yakışır.

Doğruluk şereftir. Hiçbir şeref doğruluktan daha üstün olamaz. Hikmet, sıdk (doğruluk) temeli üzerinde akıl, ilim ve iman terkibiyle yükselen güzel ahlakı temsil eder. Allah korkusu, haramlardan ictinabı ve Allah sevgisi de farzları ikâmeyi gerektirir. Bu hâllerine devam eden müminler, hidâyet ve doğruluk şerefi[10]elde ederler ki,doğruluk Allah'ın kullarına bu dünyadaki en büyük mükâfâtıdır. Adâlet yapmayan zâlimler, “buniye’l-İslamü ale’s-sıdk” kelâm-ı kibârını, yâni "İslâm doğruluk üzerine bina edilmiştir." sözünün inceliğini ve hikmetini bilemezler.

Aslında hatasını anlamaya başlamak bir ilk meziyet ve hidâyeti hak etmenin bir ön adımıdır. Hakkı ve marifetullahı tanımaya yarayan bilgi, öyle üstün bir atiyyedir ki, bu terkîbe hikmet deniyor. Allah buyurdu ki, “Rabbinin sözü adalet ve sıdk (doğruluk) üzerine tamamlandı”[11]

Allah, kimin hakkında hayır murat ederse; onu dinde anlayışlı ve bilgili kılar. Kur’an-ı Kerimde, “Allah içinizden inananların ve ilim sahiplerinin derecelerini yükseltir."[12]Bu ancak ilmi ile amel eden, takvâ sahibi, firâseti ile yanılmayan ve yanıltmayan, yorumları ile halkı irşâd eden sâlih ve müstakim ulemâdır. Zaten müminlere, ihtisas sahiplerine danışılmasını Allah teşvik etmektedir. Hayra davet, iyiliği emretme ve kötülükten nehyetme müminlerin vazifesi ve iyi insanların sıfatlarıdır.[13]

Her sanat bir sanatkarı, her güfte bir söyleyeni, her beste ve melodi bir müzisyeni, her resim bir ressamı ve her yazı da bir kâtibi gösterdiği gibi, kâinâtta câri olan kanun (sünnetullah), şuursuz tabiat kanunları bile evrene onu yerleştiren Allah’ı gösterir. Tabiatta görülen ekolojik dengeler de her şeyi görüp bilen bir Kâdir-i mutlak olan Cenâbı Hakkı gösterir. Yaratan, vâreden “Vâcibü-l vücûd” olan Allah “Hak” olduğu gibi, vâr edilen mevcûdât da (âlemdeki mîzân = denge ve gerçeğin anlaşılmasına, açığa çıkmasına vesile olmasından dolayı) hak olarak yaratılmıştır.

Kâinat, Allah tarafından yazılmış büyük bir kitab gibidir. Aynı zamanda, ancak akıl ve ilim sahibi kimselerin okuyup anlayacağı ve hakkın îlân edildiği bir büyük manzumedir. Onu tanzim ve tesviye eden, dengeli ve koordineli olarak tekmîl eden de Âdil ve Kâdir olan, Zât-ı Akdes Allah’dır.

HAK ve BÂTIL

Bâtılın zıddı olan Hak, varlıktır ve vücûddur. Bâtılın vücûdu olmadığı için ademî ve vehmîdir.[14] Bâtıl, putperest zihinlerde hayâlin diktiği bir libasla var görünür. Yâni bâtıl, mevcud olmadığı halde putperestlerin sanal âlemde ürettiği bir zandan ibarettir. Hakk, bizâtihi kendini vucûdî-varlık olarak temsil eder. Bu temsil gücünü haktan, gerçeklik ve doğruluktan alır. Bâtılın kendisi bizzat mevcud olmadığı için, zayıftır.

Güç gösterisi için, mitolojik kahramanlar uydurur, tesadüf tanrılarını ve hayâlî sembolleri kullanır. Istılahları da ütopya, yalan ve ustûrelerdir. Hakkın hâkimiyeti ve kullanım alanı çok geniştir. Onun olduğu yerde, “bâtıl”a hayat hakkı verilmez. Hakkın meşrû nizâmında, ferd olarak herkesin haktan nasibi ve hissesi vardır. Her şahsın menfaati, ihtiyacı ve zaruretleri tanınır ve bunları karşılama ve gider¬me hakları yerine getirilir. Bütün bu hakların hakiki sahibi, zerrelerden kürelere kadar, kozmotik âlemi determine eden esbâbın asıl sahibi olan gerçek müsebbib, Cenâb-ı Hak'tır. Ferdin ve ammenin hak ve hukukunun korunması için, yere ve göğe denge ve düzen ölçüsü vaz edilmiştir.

Allah Âdemoğullarına, bunlardan istifade etmeyi akıl, ilim ve îmân nimetine bağlamıştır. Bu hususta kişinin sermayesi, ancak, hakka bağlılık adına iyi niyettir. İyi niyet olmadan hakka bağlılık da olmaz. Ve kişi yanılsa bile iyi niyetinden dolayı sevapla ödüllenir. Hükmünde isabet etse bile kişi, bozuk niyetinden dolayı ödül alamaz. Kötü niyetle isabetsiz hüküm veren haktan sapar, batıla düşer. Ve cezasını çeker. Göklerde ve yerde, hâkim olan tek şey haktır. Bâtılın vücûdu olmadığı için, yerde ve gökte var olduğu bir mekanı da yoktur. Bâtıl, kâfirin küfründe, zâlimin zulmünde ve câhilin cehlinde, hâyâlî libâsıyla var görünür. Bâtıl, insan ve cin şeytanlarının uydurduğu ve müşriklerin tapındığı tanrılar sürüsüdür. Müslümanların en çok korktukları, en çok sevdikleri ve en çok umdukları bir tek hak tanrı vardır. O da Allah’tır.

HAK ve HUKUK

Hukukun temelinde, kanûnîlik, umûmîlik ve ferdîlik usûlü olmalıdır. Yâni kânunlar, herkes için eşit olacak, sadece davalı ve davacıyı ilgilendirecek şekilde uygulanacaktır. Babanın suçundan oğul, Ali’nin borcundan Veli sorumlu olmadığı gibi, borçlu veya suçlu kim olursa olsun, kanun önünde herkes eşittir. Allah'ın isimlerinden bir isim olan (el-Adl) adâlet, O'na yakışan ve gücüne münasip kudretiyle kâinât yönetiminde âlemlerin dengesi, düzeni, ölçüsü, nizamı ve vezni için işler. İnsanlar arasında ise, onların niyet ve amellerine göre, Allah hikmet perdesi altında adâlet eder.

Allah’ın Kur'an'da takip ettiği maksatlar, tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet olmak üzere dörttür.[15] Yani Allah, Kur’ân’da bu dört konu çevresinde ayetlerini yoğunlaştırır. Nübüvvet temeli üzerinde tevhid binası yükselir. Tevhidin davası haşirdir. Haşirden maksad da adalettir. Kulların bilgisi ve irfanı yetmediği için, bazen adalete zulüm dedikleri gibi, musîbet ve belâya da adâlet dedikleri görülmüştür. Bir kimsenin âdil olması için en az üç şart gerekir. Bunlardan birincisi akıl, ikincisi (hukuk bilgisi) ilim, üçüncüsü de îmandır. Bunlardan biri eksik oldu mu hiç kimse adalet yapamaz. Yâni, aklı veya ilmi az ise, bir kimse dindar da olsa adaleti tam yerine getiremez. Ateist yargıçlar da, yasalar adına, konjöktürel kararlarıyla bazen adalet yaparlar. Hukuk = haklar anlamına gelen bu kelime Allah'la ilişkilidir.

Bâtılı hak zanneden, hakkı da bâtıl zannedenlerin hükmü âdalet olmaz, bir yanılma olur. Fakat, haksızlığı ve zulmü bilerek yapan kişilere âdil, buna da adâlet diyenler, insanlığın yüz karası kimselerdir. Allah bu ince noktaya dikkatimizi çekerek, "…bir kavme olan düşmanlığınız onlar hakkında adâletsizliğe sebeb olmasın" diye bizi uyarır.[16]

HAK ve KANUN

Dünyada kânûnîlik ilkesine göre, ilk büyük cemiyeti kuran Hz. Muhammed’ (sav) dir. Ve O’nun yolunda, bunu uygulamalı olarak geliştirenler de “Hulefâ-yı Râşidîn” olmuştur. Cemaat denen küçük cemiyetin din, dil ve kültür olarak hayat tarzı homojen bir yapı arz ettiği için, mes’eleleri az ve yönetimi de kolaydır. Cemaat arasında güzel örf, âdet ve gelenekler hakim olduğu zaman, insanlar arasında onun müeyyidesi de utanma hissi olur. Sadece “ayıp” ve “günah” gibi basit esaslarla ahlâkî yönden te’dîb edilmesi yeterli olur ve istisna dışında büyük suçlar işlenmez.

Halbuki büyük cemiyetler homojen olmadığı için bilinen örf, âdet ve güzel gelenekler yetersiz kalır. Birçok kavmin ve muhtelif dine mensub insanların yaşadığı büyük cemiyette, ahlâkî müeyyideler değil, kanun gücü ve müeyyidesi hâkimdir. İşte, bizim dünyamızda Peygamberden beri insan hakları bütün tafsilatıyla ortaya konmuştur. Sosyal hayatta bütün vatandaşlar kanun gücüyle korunur. Büyük cemiyette bütün insanlar, kabul edilmiş yazılı (Medine Sözleşmesi gibi) anayasa metni ile birbirine bağlıdır.

Çünkü büyük cemiyette tek ulus olamaz. Azınlığın hakkı da çoğunluğun hakkı gibidir. 1200lü yılların “Magna Carta”sı ve 1789Fransız “İhtilâl-i Kebîr”i, hukuk ilkeleri yönünden, 6. Asır’daki Medine Devleti’nden çok geridir. İnsanlara, insan haklarını veren ve bunu belleten İslâm ve onun Peygamberi (sav) olmuştur. Avrupalı insanlar, kânûnîlik ilkesi nedir, bilmediği; suç, suçlu ve suça göre cezâ, kavramlarının tanımı yapılmadığı için, Ortaçağ boyunca Engizisyon tarafından, zulmen infazlara maruz kalmışlardır.

HAKKIN ÇEŞİTLERİ

Dünyada adalet ve nizam, dinin ikaz ve irşadıyla olmuştur. Adalet ve fazileti ilk defa enbiya (nebiler) tesis etmiştir.[17]Hak kavramının anlaşılması için; (Hukuku’llah) “Allah hakkı” ve (Hukuku’l-İbâd) “kullar-insan hakkı” olmak üzere, (anlaşılması için) ikiye ayırıyoruz. Sonra da topluma ait hak ve hürriyetleri “müşterek haklar” olarak tanımlıyoruz. Aşağıda açıklandığı gibi, Allah hakkı, kullar hakkı ve müşterek haklar şeklinde, bu ıstılahlar ulemâ arasında kullanıla gelmiştir.

1- Allah’ın hakkı: Esasında kaderin fetvasına göre, her türlü nimetleri veren Allah’a şükredilmesi ve her türlü musibete karşı da sabredilmesi işidir. Kalbî, kavlî ve fiilî duâ ve ibâdetle Allah’a kulluk etmektir. Kendisine iyilik ve kötülük yapılmaktan münezzeh olan Allah, mahlûkunun hukukunu koruma adına, hakka bağlı iyileri cennetine, haktan uzak kötüleri de cehennemine koymakla tehdit eder. Öyleyse bu hak, zâlimin cezasız ve mazlûmun rahmetsiz kalmayacağı garanti ve sigortası adına, Allah’ın bir vaadidir. Ki, cennet ve cehennem şeklinde tecelli edecek ki, Allah’ın gadabını ve rahmetini temsil eden bir hak ve latif bir vazifedir. Mûtinin hakka itaatı için ödül vermek ve mûsinin de hakka isyanı için ceza vermek şeklinde bir adalettir.

2- Kulların hakkı: Kişilerin beş şeyine dokunulmaz ki, bu mâsuniyetler: Din, dil ve etnik farklılık gözetilmeden herkesin (aklı, dini, canı, malı, nâmus ve nesli) bu beş şeyi korunmuştur. Haksız ve dayatmacı yöntemlerle halkın baskı altında tutulması, onları strese sokar ve akıl sağlığına zarar verir. İnandığı dini yaşamasına engel olur. Bazen, haksız tutuklama ve baskılarla canından ve ağır vergilerle malından bezdirir. Medeniyetin sefâhatiyle aile ve nikah müessesini çözenler, insan fıtratına aykırı zinâyı teşvik ederek hayâsızlığı bir kültür gibi yayarlar. Ahlakî çöküntüyü teşvik ederek nâmus ve nesebi bozarlar. Bir müslimi dînî inancının gereğini yapmaktan alıkoymak kadar, bir gayri müslimi de istemediği halde, İslâm için zorlamak haram ve zulümdür. Katilden beter en büyük haksızlık, herkesin samimi olarak inandığı dini terk etmeğe zorlanmasıdır.

3- Müşterek haklar: Ferdî ve ictimâî hak ve menfaatlerin korunması, birbirine zarar vermeden yaşama adına hürriyet ortamının korunması, hak ve adaletin yerine getirilmesi için liyakatli sivil siyasilerin idarecilik etmesi, hukuk devletinin gereğidir. Ferdî hakları devletin affetme yetkisi olmadığı gibi, toplumun hakkını gasbeden ferdin de cezasız bırakılması zulümdür. Devletin asla affetmediği hıyânet-i vataniye suçu gibi, meselâ babası öldürülen bir kimsenin, câniyi affetme yetkisi de devlet başkanına ait değil, maktülün velisi olan evlâda aittir. Ferdlerin kânûnî haklarını kullanma, vazgeçme veya affetme iradelerini, devlet kullanamaz. Hukuk ihlâlini sorgulama ve suçluları takip ve tedîb etme yetkisi devlete ait olup ferdlerin kendi başlarına ihkâk-ı hak etme ve ceza verme yetkileri de yoktur.

HAK ve VARLIK

Varlık ve vücûd (Lizâtihî ve Liğayrihî) olmak üzere ikiye ayrılır. Varlığı kendine dayalı vâcibü-l vücûd olan Allah, lizâtihi varlıktır. Varlığı başkasına (Allah’a) dayalı “mümkün vücûd” olan eşyâ ve alem ise “liğayrihî” varlıktır. Esmâ-i Hüsnâ’nın tamamı, âlemde ve insanda hakkın şuaları olarak tecelli eder. Varlığın tamamı, Allah’ın güzel isimlerinin tecelli, inkişaf ve açılımlarından ibarettir. Allah (lizâtihî ve liaynihî) başkasına muhtâç olmadan kendi kendine vardır. O sadece kendisine benzer ve kendisini temsil eder. Vâcib Vücûd, kendine yakışan eşsizliği ve (Ganiyyün ani’l-Âlemîn) âlemlerden münezzeh ve müstağni olmasıyla da haktır.

“Âfak ve enfüs” âlemlerinde Allah’ın esmâsının tecellileri Hak olarak tecellî eder ve bu tecelliler âlemde nakşedilmiştir.[18] Fakat insanlar gafletleri, cehâletleri ve gözlerine perde olan günahları sebebiyle, âfâk ve enfüsteki âyet ve delilleri göremezler. Kâinat, açılmış ve büyümüş, kocaman bir insan gibi, âfâk olmuş; insan da dürülmüş ve küçülmüş, minicik bir kâinat gibi enfüs olmuştur. Allah, ilerde bu hak ve hakikatı insanlara göstereceğini vaad ediyor.[19]

Bu itibarla lizâtihî ve liaynihî Vâhid, Ehad ve Hakk olan Allah, mutlak mevcut ve sabit sıfatlarıyla mutlak kemâldedir. O’ndan başka hak olan her şey, O’nun vücudunun bir ziyâsı ve bir tecellisinden ibarettir. Bütün hakların ehakkı, vâcibü vücûdu Hak'tır. Buna karşılık, Allah’tan gayri hak olan bütün varlık (mâsivâ), bir yaratıcıya muhtâç olarak "hak ligayri zâtihî" dir. Âlem (mâsivâ) Allah’a muhtaç ve O’na istinad ve istimdat itibarıyla her za¬man malûldürler. Ama, yine de Cenâbı Hakk'ın onları “varlıkta tutma” irâdesinden gelen şua ve nûr ile bir derece haktır, O’nunla mevcut ve sabit olurlar.

Varlık ve vücûd itibarıyla sabit kabul ettiğimiz her nesne, Hakk'ın vücudunun bir nûru olduğu gi¬bi; alemdeki her oluşum, her iş ve faaliyet, her vazife ve mükel¬lefiyet de ancak Hakk'a nisbet edildiği zaman bir kıymet ifade etmektedir. Aksine, Hak'la irtibatsız ve O'na izafe edilmeyen hiçbir nisbet; O’nunla ilgisiz (ve besmelesiz) başlayan her iş, O’nsuz işleyen her terkib ve tahlil ebter ve güdük kalır. Cenâb-ı Hakka dayanmayan ve O’nun adına niyet edilmeyen her amel ve eylem sonuç itibariyle bir boşa gitme, beyhude bir yorgunluk ve hüsran olur.

HAKKI TESLİM

Bizim dünyamızda insan hakları, İslâm'ın ilk zuhuruyla tafsîli bir surette ortaya konmuş; Kur'ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha sayesinde herhangi bir farklı anlayışa meydan verilmeden tavzih ve tasrih edilmiştir. Osmanlı’yı Devlet-i Aliyye olarak 600 yıl temâdi ettiren asıl sebeb maddi gücü değil, uygulamadaki hak ve adalet anlayışıdır. Onu yıkan da güçsüzlüğü değil, “kaht-ı ricâl” denen adam kıtlığı ve haksız makam ve mansıp dağıtımıyla hak ve adâlete gölge düşürmesidir.

Sayısız misallerden iki örnek: Yavuz, Balkanlarda fesat çıkaran 200 bin kadar Bulgar’ı Anadolu’ya sürüp eritmek (asimile etmek) ister. Devrin Şeyhulislâm’ı bunu yasal bulmadığı için izin vermez. Kanûnî, ordusu ile sefere giderken bir çiftçinin tarlası harab olur. Çiftçi atının geminden tutarak, “tarlamı tazmin etmezsen; seni şeriata şikayet ederim” der. Kânûnî bunu gülerek karşılar ve fazlasıyla tazmin eder. Baba-oğul bu güçlü Pâdişahları durduran daha büyük güç neydi? Elbette ki Hakka bağlı adâlet anlayışlarıydı. Bir zamanlar Batı, “Berlinde Hâkimler Var” avuntusuyla övünürken hukukta ayrımcılık yapmağa devam etmektedir. Endülüs’ten Müslümanları ve Yahudileri kovarken de o zaman din dayatmasıyla öldürüyordu.

İslâmî terminolojide bütün haklar, temelde Allah'ın iradesiyle teminat altındadır. Ve O'nun tarafından insanlığa bir ihsandır. Bu ema¬netler, insana ilk yaratılışıyla bahşedilmiş, alınıp satılamaz, azaltılıp çoğaltılamaz, tebdil edilemez, bir mal karşılığı bedel ola¬rak ödenemez, tayini ve takdiri hâkim güçlerin eline bırakılamaz ve bir emtia mu¬amelesi göremez özelliği taşır. Üstelik toplumu yönetenleri bir efendi mertebesinde değil, hizmetçi hükmünde tuttuğu için idâreciler istemese de bu haklara saygı adına katlanmağa ve sabırlı olmağa alıştırır. Çünkü, millete efendilik yapmak zulum, hizmet etmek, hak ve adalettir. Gerçekten "milletin efendisi, onlara hizmet edendir." hadisinin sırrıyla, şeriat âleme gelmiş ki, istibdadı, zulmü ve tahakkümü mahvetsin.[20]

HAK DOSTLARI

Müslümanlar, Asr-ı Saadet başta olmak üzere bütün gelişme ve yükselme dönemlerinde, samimiyetle ve uygulamalı olarak insan haklarına riayet etmiş ve her zaman üstün bir hakperestlik örneği sergilemişlerdir. Çünkü hakperestliğin temeli Allah'a ve ahirete imandır. İnsan inanırsa hukukun üstünlüğü düşüncesini yönetim elindeyken tatbik ederek gösterir. Yoksa haksızların sözlü ve yazılı beyanları, halkı aldatmak ve oyalamaktan öte bir işe yaramaz. Ancak, her zaman müstakim (dosdoğru) olma inancı taşıyanlar adalet yapabilir.

Medineli bir Yahudi vatandaş, rahatlıkla “Yâ Muhammed (sav) ben sana ve getirdiğin dîne inanmıyorum. Kendi inancıma ve kültürüme göre yaşamak istiyorum” dediği zaman, Efendiler Efendisi (sav) onun bu hürriyet anlayışına sadece tebessümle cevap veriyordu. Her zaman Cenâb-ı Hak'la samimi bir kul¬luk münasebeti içinde bulunanlar, yaptıklarını Allah emrettiği için, yapmadıklarını da Allah yasakladığı için terk ederler. “İhsân” şuuru içinde Hakka bağlılık ve halkla barışık olan hak dostlarının tabiî hâlleri böyledir. İnsan haklarına saygı çağı olan saadet asrında insanlar açıktan haksızlık yapmağa utanır, ancak bir utanmazlık ve haksızlık zuhur ederse; bu, münafıkların dar dünyasıyla sınırlı kalırdı.

HAK ve ADALET

Adâletin tanımı için Hz.Peygamber (sav) “adâlet eşyânın (yâni canlı-cansız her şeyin) yerli yerine konmasıdır.” diye buyurmuş. Hz. Ömer’e (ra) nisbet edilen bir söze göre de (El adlü esâsü-l’ mülk) “adâlet mülkün temelidir.” Bu tanım ve tariflere göre de hak ve adâlet, bir bakıma eş anlamlı ve sinonim kelimelerdir. Hakkın çoğulu “hukûk” da adâletin ve hakların yerine getirilmesi için bir ıstılah olarak kullanılmaktadır. Bu ıstılahın üç anlamından birincisi adâlet müessesesinin, ikincisi bir bilim dalının adıdır ve üçüncüsü de hakların ve adâletin tevzî edilmesi anlamına gelir. Kendini gerçekten mü'min bilen kişi; her işini Hak ism-i şerifiyle irtibatlı olarak yerine getirmeye çalışır. Her faaliyetinde Hakk’ı esas alır.[21]

Yukarda açıklandığı üzere, Hak ve Adâlet terimleri müterâdif, eş anlamıyla birbiri yerine kaim olur. Nebi’nin (sav), adâletin târifi için, “adâlet, eşyânın (her şeyin liyâkatına göre) yerli yerine konmasıdır” diye buyurmuş olması bir hayli te’vil ve tefsire sebeb olmuştur. Eğer şeyler (yâni eşyâ) yerli yerine konmazsa; o zaman, sayısız haksızlık ve zulme sebeb olur. Makamına lâyık olmayan hakim, muallim, komutan, siyâsetçi ve idâreci kim olursa olsun, zulme sebep olmaktan kurtulamaz. Çünkü adaletin olmadığı yerde hak, hakkın olmadığı yerde de adâlet olamaz. Bu iki terim, çoğunlukla birbiri yerine ikâme edilir.

Göklerin mizânı ve yerlerin düzeni, ancak hak ve adâletle mümkündür. Bütün canlı mahlukâtın kâbiliyet, istîdât ve hal diliyle taleb ettikleri; ihtiyac-ı fıtrî ve ızdırar lisanıyla duâ edip istedikleri her şeyi; Allah, Hak ve Adl isminin fazlı ve keremi sebebiyle, inâyet ve rahmetiyle ihsan ediyor. Gönül ve hal diliyle isteyen her muhtaç mahlûkuna, ism-i Adl ve Hak adıyla cevap veriyor, hikmetiyle yardımlar gönderiyor. Her şeyde adâlet ve mîzanla iş görüldüğüne dair delil istersen; mahlukâta hassas mizanlarla ve özel ölçülerle vücut verip suret giydirmesi; onları vazifeli oldukları yerlerine koyması ve bir mîzâna (ekolojik dengeye) göre, her bir canlıyı yerli yerinde istihdam ederek çalıştırması; her birini özel silahlarıyla koruması; bu vaziyeti gören gözlere ve anlayan akıllara gösteriyor ki, bütün bunlar ancak kudreti sonsuz birinin hak ve adaletiyle mümkün olur.

İlmî araştırma, adâlet ve hukuk, söylendiği gibi “tarafsızlık ilkesi” yerine, (eşyadaki derinlik gibi) her zaman üçüncü bir taraf olan “hak” kın yanında yer almalı ve hakka taraftar olmalıdır. Âlimin, hâkimin ve hakemin aslî vazifesi, Hakk’a bağlılık adına gerçeğe ve hukuka saygılı olmaları ve kendilerini hakka zimmetli ve borçlu bilerek yaşamalarıdır. Mü’min kimseler, bütün ömürlerini hak ve adâlet saygısı içinde geçirirler. Fânî ve zâil olan dünyevi şeylerin izâfî değerlerini, hakkın ikamesi adına değerli bilirler. Latîf olan Allah’ın lütfu olarak kabul ederler. Hamd ve şükre vesile olduğu için kıymet verirler. Paylaşım ve bölüşümde, iyi niyetle adâlete vesile olduğu için, sever ve sevilirler.

Çünkü Allah, âdil olanları sever ve hakkın zıddı olan zulme taraftar olanla
_________________
Yüzlerce soruya yüzlerce cevap verdik ve dedikki,nedenler niçinler nedendir bitmez.Bir seyi inkar için yok die bilmek yetmez...
tugbasultan
Mesaj: 1+
Mesaj: 1+


 
 
 
Kayıt: Jul 12, 2010
Mesajlar: 49
Konum: istanbul
Kullanıcının profilini görüntüle
 
 
Alıntıyla Cevap Gönder Tarih: 2011-02-09, 21:30:12

Mesaj konusu: Re: HAK ve ADÂLET Allah razı olsun paylaşım için tesekürler .
gonlumungulu
Mesaj: 1000+
Mesaj: 1000+


 
 
 
Kayıt: Sep 01, 2006
Mesajlar: 2318

Kullanıcının profilini görüntüle
 
 

Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group