Ahireti Unutmayalım

25 Eylül 2008 | 21:42:38

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Rabblerinden korkarak titreyenler, Rabb' lerinin ayetlerine inananlar, Rabb' lerine eş koşmayanlar, Rabb' lerine dönecekleri için kalbleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar." (Mü'minun; 57-61) İnsan bir insanın yanında bir iş yaptığı zaman dikkat ediyor: "Ben ona iş yapıyorum. Dikkat edeyim, işimi iyi yapayım." diyor. Oysa o da nihayet bir kuldur. Asıl dikkat edilmesi gereken iş; Allah-u Zülcelal için yapılan iştir. Ama Allah-u Zülcelal' i hakkıyla tanısak, ne kadar kudret ve azamet sahibi olduğunu bilebilsek, meselenin ehemmiyetini o zaman daha iyi anlayacağız.

Biz ahirete inanıyoruz. Sırat köprüsüne, mizana, Allah-u Zülcelal' in huzuruna gidip arada bir tercüman olmaksızın bizimle hesap göreceğine inanıyoruz.
Ama halen gaflet ve rahatlık içerisindeyiz. O halde bunlara inanıyorsak, bunların neticesi olabilecek Allah' ın azabına da inanmamız lazımdır. Uzun söze ne hacet, bunları hep biliyor ve öyle olduğuna da katiyyen inanıyoruz.

Mesela birisi: "Bu yol tehlikelidir, yolda eşkiyalar vardır", dese, o adama inandığımız için o yoldan gidemiyoruz. Peygamberin bize bildirdiği yola da inanmamız lazım, inanmazsak bu küfürdür. İnandığımız zaman da bunun icabı neyse yerine getirmemiz lazımdır. Yok eğer hem inanıyoruz diyor, hemde inandığımız şeylerin gereğini yapmıyorsak, hiç yalan söylemeyelim, demek ki biz kendi nefsimizi aldanıyoruz.

Bizim ahirzamanda geceler de yumuşak yataklarda yatarak değil, tevbe ederek hizmet etmeye ihtiyacımız var. İnsan için hayat dört kısma ayrılıyor. Bir hacı adayının, otobüsle yada uçakla gidecek olduğu halde (eskiden hayvanlarla gidilirdi) hazırlık telaşı yaptığı gibi, biz de kabre öyle telaşla hazırlanmalıyız. Onun hac telaşı gibi, biz de kabre hazırlık yapmalıyız. Bizim bu dünyadan ayrılmamız, o hacının hac için evden ayrılması gibidir. Yola çıktıktan sonra nasıl ki, yolcu istirahat edip, bir şeyler içip yine yoluna devam ediyor; işte kabirdeki hayatımız da aynen öyledir.

Nitekim, Hz. Peygamber (S.A.V) ve Ashab-ı Kkiram, bindörtyüz küsür senedir kabr-i şeriftedirler. Yine ebedü'l-ebed hayata nazaran, bindörtyüz senelik kabir hayatı da, hacca çıkan yolcunun dinlenmesi gibidir. Yani bir istirahat süresi kadardır. Daha sonra ise haşir geliyor. Haşir de, hacda, hacıların tavaf yaptığı ve Arafat dağına gittikleri zaman gibi öyle izdihamlıdır. Her taraftan insanlar oraya geliyorlar, nasıl ki hac da birkaç gün ibadetlerini yerine getirdikten sonra memleketlerine dönüyorlar, haşir de aynen öyledir. Bütün insanlar biraraya gelecek, herkesin amel defterleri, ameline göre verilecek; cehenneme giden cehenneme, cennete giden cennete olmak üzere herkes dağılacaktır.Dağıldıktan sonra da ebedü'l-ebed olan hayat başlayacak. Hiç bitmeyecek olan hayat başlayacaktır. Dünya hayatı, kabir hayatı, haşir hayatı; bunların hepsi, ebedü'l-ebed hayata nazaran kıymetsiz bir şeydir. Ebedi hayatımızda rahat etmek için birbirimize nasihat edelim.

Hepimiz biliriz ki, fasıklara, günahında ısrar edenlere, ne anlatırsan anlat onun kulağına girmez. Bakınız Allah-u Zülcelal ne buyuruyor: "Vaaz, nasihat mü'minlere fayda verir." Demek ki, burada bize Allah-u Zülcelal tarafından bir emir vardır ki, mü'min sıfatıyla bu nasihatlerden faydalanmamız gerekmektedir. Bazı insanlarda olduğu gibi hiç kulağına girmemek, bir kulağından girip diğer kulağından çıkmak ya da duyup da tatbik etmemek şeklinde olmamalıdır. Tatbik edilmeyen kararın hiç bir faydası yoktur. Bunun için vaazlarda anlatılanları tatbik etmek lazımdır. Söylenen emir ve nehiyleri yerine getirmek lazımdır. Elden geldiğince nefis ve şeytanla mücadele ederek o vaazları tatbik etmeye çalışmalıdır. Buna ek olarak insan; kalbine, ruhuna, sırrına, Allah ile kendi arasındaki duruma daima dikkat etmelidir. Çünkü kalp çok önemlidir. Ebu Hureyre (R.A)' ın rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet gününde üç sınıf insan vardır. Onlar amellerinde Allah rızasını gözetmeyip, insanlara gösteriş yaparlar. Onlardan birincisi; ateşe ilk olarak atılacak insanlar onun için "Alimdir" desinler diye Kur'an okuyup, insanlara öğreten kişidir. İkincisi; insanlar ona "Cömerttir" desinler diye, malını dağıtıp, sadaka veren kişidir. Üçüncüsü; insanlar ona "Cesurdur" desinler diye, ölünceye kadar cihad edip savaşandır. İşte bu üçler var ya üzerlerine cehennem ateşi tutuşturulacak olan ilk insanlardır." (Müslim, Tirmizi, Nesai)

Takva da; dış görünüşte faydaları olsa bile, esasında kalbi bir ameldir. Bunun için Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "İşte böyle; Kim Allah' ın şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu kalplerin takvasındandır." (Hac; 32) Hz. Peygamber (S.A.V) göğsüne işaret ederek: "İşte takva buradadır." şeklinde söylemiştir. Öneminden dolayı da bunu üç kez tekrar etmiştir. (Müslim)

Onun için insanın kalbini, ruhunu, sırrını, kendisiyle Allah arasındaki durumu düzeltmesi Allah' ın yanında çok makbuldur. Bir kimse, bir olay üzerine, Hz. Ömer (R.A)' a: "Ya Ömer! Allah'tan kork!" demiş ve o kimse öyle dediğinde Hz. Ömer (R.A), yanında Allah' ın ismi anıldığı için Allah'ın mübarek ismine hürmet etmek için mübarek yanaklarını yere sürmüş, o şekilde saygıda ve ta'zimde bulunmuştur.

Yine anlatıldığına göre, Harun Reşid ordusuyla atlı olarak bir yere giderken, yolda birisi ona: "Ya Harun! Allah' tan kork!" dedi. Bunun üzerine Harun Reşid ve ordusundaki bütün askerleri, Allah-u Zülcelal' e ta'zim ve hürmet göstermek için atlarından inmişlerdir. İşte bu insanlar, manevi olarak nefislerini temizlemiş kimselerdir. Şimdi sen her hangi bir müslümana: "Allah' tan kork!" desen: "Sen kendine bak!" diyecektir... Oysa bakınız, anlattığımız kimseler Emirü'l-Müminin, yani devlet başkanı oldukları halde, o söze nasıl karşılık verdiler ...

Onlara: "Allah' tan kork!" denildiğinde, nasıl karşılık veriyorlardı? Onlar ne kadar tevazu sahibi, ne kadar da alçak gönüllüydüler. Onlarda kibir, riya, ucub, nefis yoktu. Bunlar bizim için çok büyük bir örnektir. Denildiği gibi zamanımızda, bir kimseye: "Allah'tan kork!" deseniz, hemen: "Sen kendine bak, ben korkuyorum!" veya: "Sen kendine bak, bana karışma!" diyecektir. Dikkat edin! Bu söz çok büyük bir günahtır. Çünkü bu, kardeşinin nasihatini kabul etmemektedir. Oysa Allah Zülcelal: "Vaaz nasihat mü'minlere fayda verir." buyurmaktadır. Demek ki öyle cevap veren bir kimsede mü'min sıfatı yoktur. Buna çok dikkat etmemiz lazımdır.

Olur ki, bir arkadaşımız bize nasihat ettiğinde: "Başım gözüm üstüne, hay hay senin dediğini yaparım, senin dediğin benim ebedi saadetimi kazanmama sebeptir." diye düşünerek kabul etmemiz ve ona karşı çıkmamamız lazımdır. Çünkü ayette buyurulduğu gibi mü'minler nasihatten faydalananlardır. Mü'min kardeşin sana nasihat ettiğinde niçin ona kızacaksın ve: "Sen kendine bak, beni kendi halime bırak!" diyeceksin. Böyle davranmak, ayete karşı gelmek, ona ters hareket etmektir. Onun için güzel sıfat olan uyarıya, nasihate açık olmaya çalışalım.

Keşke mü'min kardeşimiz bize her fırsatta: "Bak gaflete düştün, hemen zikir yap, şu günahı yapma!" dese. Keşke her zaman bize böyle seslenseler. Niçin? Çünkü bu ebedi saadetimizi kazanmaya sebeptir. Bizden öncekiler niçin daima kendilerine nasihat edilmesini istiyorlar, hatta üzerine para veriyorlardı? Demek ki onlar, ayet-i kerimenin hakkını vermeye gayret ediyorlardı.

Kişi, bir kimse kendisine nasihat ettiği zaman, bilecek ki, o nasihat eden kimse, beni mü'min kardeşi olarak gördüğü, beni sevdiği için bana nasihatte bulunmaktadır. Çünkü mü'minlerin arasında muhabbet ve sevgi bağı vardır. Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz mü'minler kardeştir." (Hucurat;10)

Kişi düşünecek ki; bu benim mü'min kardeşim olduğu için bana nasihatte bulundu ve hemen kabul edecek. Allah için birbirini sevmek Allah indinde çok makbuldür ve birbirini sevenlere kıyamet gününde çok büyük bir mükafat verecektir.

İbrahim bin Ethem bildiğiniz gibi, malını mülkünü bırakıp fakirlik içinde yaşadı. Bir gün o fakir haliyle, bir camiye gitti. Namazını kıldıktan sonra, müezzin camiyi kapatmak için onu dışarıya çıkarmak istedi. O: "Benim kimsem yok, ben garibim, yabancıyım, bu gece burada kalayım." dediyse de müezzin: "Hayır, yabancılar camiyi soyuyorlar, hırsızlık yapıyorlar, ben kimseyi içeride bırakmam." dedi. İbrahim bin Ethem: "Ben nereye gideyim, tanıdığım kimse yok, hava soğuk, bu gece burada kalayım." diye yalvardı. Müezzin onca yalvarmaya kulak asmayarak, kabul etmedi ve onu eliyle çekip, yüzüstü sürükleyerek dışarı çıkardı.

İbrahim bin Ethem kapının önüne konulunca, ilerde ateşi yanan bir fırın gördü. Fırının kapısına gelerek oraya girmek istedi ve fırının ateşini yakan kimseye selam verdi. Fırıncı selamını almadı, yalnız eliyle 'Otur' diye işaret etti. İbrahim bin Ethem oturdu, fakat adamın haline hayret etti. Çünkü adam bir sağa, bir sola bakıyordu. İbrahim bin Ethem, bu adam beni öldürecek mi, ne yapacak acaba, selamımı da almadı, diye düşünmeye başladı. Adam işini bitirdikten sonra: "Ve Ve aleyküm selam" dedi. İbrahim bin Ethem ona: "Ya mübarek! Niçin selamımı verdiğim zaman almadın?" diye sordu. Adam: "Ben burada ücretle çalışıyorum, işimle meşguldüm. Bunun için, işimi bitireyim de sonra selama cevap vereyim diye düşündüm." dedi. İbrahim bin Edhem: "Peki, o sağa-sola bakmak neydi?" diye sorunca adam: "Ben bir sağa bakıyorum, bir sola bakıyorum, bilmiyorum ki Azrail canımı hangi taraftan gelip alacak! Bu şekilde her an ölümü bekliyorum." dedi. Ve devamla: "Ben Allah için İbrahim bin Ethem'i öyle seviyorum, ona öylesine aşığım ki: 'Ya Rabbi! Onu bir görsem de öyle canımı alsan', diye dua ediyorum." dedi. Bunun üzerine, İbrahim bin Ethem: "Eyvah! Allah beni senin yanına nasıl getirdi biliyor musun? Yüzüstü sürünerek senin yanına geldim, Allah senin duanı nasıl kabul etmez! Öyle kabul etti ki, yüzüstü sürünerek geldim. Sana müjdeler olsun, ben İbrahim'im!" dedi. Ve birbirleriyle candan kucaklaştılar. O sırada adam dua etmeye başladı: "Ya Rabbi! Benim isteğim yerine geldi, emanetini al!" dedi ve hemen oracıkta İbrahim bin Ethem'in kucağına yığılıverdi.

İşte bakınız, onlar Allah için birbirlerini böyle seviyorlardı. Oysa, dünya için birbirini sevmenin faydalı bir neticesi yoktur. İnsanlar birbirlerini dünya için sevdikleri zaman, birinin dünyalığı kalmadığında, sevgi ve muhabbetleri de sona eriyor. Ama Allah için olan muhabbet ise kıyamete kadar devam ediyor, hatta haşir meydanında, ahirette de devam ediyor.

Evet, insan daima nefis ve şeytanla mücadele etmelidir. Çünkü Allah-u Zülcelal hak yoldan çıkarma görevini şeytana vermiştir. İnsanları imtihan etmekte onu kullanmaktadır. Allah-u Zülcelal "Kulum şeytana mı uyacak, kendi keyf ve sefasını mı tercih edecek, yoksa benim rızamı mı isteyecek?" diye bizleri imtihan ediyor. Birbirimize sahip çıkalım. İslam ahlakına uygun bir şekilde, kardeşliğin gereği olarak, birbirimize yumuşak bir dille iyiyi ve güzeli, hakkı tavsiye edelim. Kötü hal ve davranışları olan kardeşlerimizi nefsi ve şeytanıyla baş başa bırakmayalım. Bu ahir zamanda, öyle cahil insanlar vardır ki; eğer tevbe edersem ve tekrar günaha düşersem, bir daha iflah olmam, çarpılırım, gibi vesveseler, uydurmalar içerisinde hem cinnî şeytanlara hem de insî şeytanlara uymaktadırlar. Tabi ki şeytanlar da birbirlerini böyle hoşnut ediyorlar. Allah, bu ümmeti, insî ve cinnî şeytanların şerrinden muhafaza eylesin.

"Gel kardeşim, bak biz böyle yapıyoruz, şunları yapmıyoruz, Allah-u Zülcelal bunu yasaklamıştır." diyelim. Hep birlikte, el ele vererek, Allah' a doğru yürüyelim…

İnsan, Allah-u Zülcelal' in sadık kullarıyla beraber bulunur (Allah'ın dostları, veli kulları) onlarla oturup kalkarsa, onlar insanda ki bütün kötü huyları kesip alır. İnsanı ahlaken düzelterek, Allah-u Zülcelal'e çekerler.

Allah dostlarını sevmek bize ne kazandıracak denirse: Onlar Allah ve Resulünün sevgisini kazandırırlar. Allah' ı sevmek için, önce Resulü' nü sevmek lazım. Resulü' nü sevmek için de varislerini sevmek lazımdır. Varisleri sevmek için de müridlerini sevmek lazımdır. Şunu hepimiz bilmeliyiz ki, Hz. Peygamber (S.A.V)' in ümmeti, Allah ve Resulü' nün sevgisinin farz olduğuna ittifak etmişlerdir. Bunun için, önce sevginin, sonra da itaatin olması gerekmektedir. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "İman edenler Allah' ı her şeyden daha çok severler." (Bakara; 165)

Bu ayet-i kerime, muhabbeti ve muhabbetin farklı olduğunu isbat eden delildir. Hz. Peygamber (S.A.V) bir çok hadis-i şerifte, muhabbeti, imanın şartı olarak bildirmiştir. Allah ve Resülü' ne olan muhabbet ve sevgi, mü'min kulların, özellikle tasavvuf erbabının, birbirlerine olan muhabbetinden meydana gelir. Ebu Eyyub el-Ensari (R.A)' ın rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur: "Bir mü'min için, mü'min kardeşine üç günden fazla darılması helal değildir. Öyle ki, karşılaştıklarında birisi (yüzünü) şu tarafa, diğeri öbür tarafa çevirir. Dargınların en hayırlısı, ilk önce selam verendir." (Buhari)

Şunu da unutmamak lazım ki, iki dargını barıştırana, Allah, söylediği her söz için bir köle azad etmiş gibi sevap verir.

Allah-u Zülcelal kendi fazlı, keremi ve ihsanı ile, bizleri kendi dostlarıyla hem bu dünyada hemde ahirrette beraber olmayı nasip etsin …


_________________
Ahmedi Mahmuddur adi sekerden sirindir tadi
aldi kalbinde sakladi
ay Muhammed Mustafayi
Biz seni görmeden sevdik Ya Nebi...!


Yazar :Muhammed-emin


Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group