• Ana Sayfa » Forumlar » Ahiret ve Kıyamet » AHİRET BİLETİMİZ ÖLÜM
  • 20 Ocak 2020 | 23:22:26

    Mademki ölüm denen olay bizim ahirete giden yolculu­ğumuzun ilk basamağıdır. Öyleyse ben de öncelikle ölüm­den söz ederek giriş yapayım.

    Kardeşim! Bilmelisin ki, ölüm, insanlar için en büyük öğüt veren ve en büyük ders almamız gereken ibret dolu bir olaydır. Yazık ki, katı yürekler hiç de bundan bir öğüt alma­dıkları gibi kendileri adına bir ders de çıkarmıyorlar. Eğer ölümden bir ders alınsaydı, bu, zaten bir vaiz olarak bize yeterdi. Nitekim Peygamber (as) de buna bu manada dikkat çekmişti.

    Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur: “Vaiz ve uyarıcı olarak ölüm yeter, zenginlik olarak da kesin iman yeter ” [1]

    Kardeşim! İyi bil ki, ölüm hepimiz içindir, kabir de bizi bağrına basacaktır. Kıyamet günü ise hepimizi bir araya toplayacaktır. Aramızda hükmünü ise Allah verecektir. Çünkü Allah, hâkimlerin en hayırlısıdır.

    Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşı­lığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzak­laştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiş­tir. Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.” (Ali İmran, 3/185)

    Başka bir ayette de yüce Allah şöyle buyuruyor: “De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bula­caktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz de O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma, 62/8)

    Şanı yüce olan Allah yine buyuruyor: “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır. Sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile.”(Nisa, 4/78)

    Aslında ölüm denen olay, gerçekleşmesinde asla bir şüphe bulunmayan bir şeydir. Aksine bu, teslim edilmiş, kesin kabul edilmiş bir olgudur. Çünkü bu olay görülebilen, duyularla anlaşılan şeylerdendir. Bununla beraber yazık ki insanların çoğu bundan gaflet içindedirler, hala aymıyorlar.

    Müslüman’a düşen görev, ölümü çokça hatırlamak ol­malıdır. Onun için gerekli olan yol hazırlığını yapmalıdır. Çünkü ölümü hatırlayan insan için, dünya tasaları, üzüntü ve kederleri gerçekten hafif ve basit gelir. Dolayısıyla kişinin dünyaya bağlanmasını önler. Nitekim bu durum onun gü­nahlarının da silinmesine, yok olasına yarar.

    İbn Ebuddünya’nın rivayetine göre Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: “Ölümü çokça hatırlayın. Çünkü ölümü hatırlamak günah işlenmesini önler, yok eder ve dünyaya bağlanmamayı sağlar. Eğer zenginlik halinizde ölümü hatırlarsanız, bu, zenginlikle gururlanmayı ortadan kaldı­rır. Eğer ölümü fakirlik halinizle hatırlarsanız, bu, sizi yaşantınızdan memnun kalacak hale getirir.”[2]

    Yine Peygamber (as) şöyle buyurmaktadır: “Tüm lez­zetlerin tadını kaçıran ölümü hatırlayın.”[3]

    Şairin biri de şöyle sesleniyor:

    Hazırlan, mutlak bir gün gelmesinden şüphe olma­yan gün için

    Çünkü ölüm olayı kulların ameliyle baş başa kalma­sıdır bil

    İster misin herkesin azığı varken, sen azıksız kalasın yoldaşından

    Onlar hazırlıklı çıkmışken yola, sen azıksız ve hazır­lıksız

    Öyleyse müslümanın görevi, henüz beklenen an gelme­den önce bu dünyada iken ahireti için hazırlık yapmasıdır.

    Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey müminler! Ahiret için azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime karşı gelmekten) sakının” (Bakara, 2/197)

    Behey kardeşim! Bir kimsenin uzun bir yolculuğa çıka­cağında bunun için hazırlık yapmamsı mümkün mü? Yolda açlıktan perişan düşmemesi için azığını almaması düşünülür mü hiç.

    Doğrusu bizim ahirete giden yolculuğumuz oldukça uzundur. Bu yolda azığa ihtiyacımız vardır. Bizim ise bu yol­daki azığımız, her şeyden yüce ve münezzeh olan Allah’ın emirlerine yapışmak, yasaklarından uzak durmak suretiyle takva ile yaşamaktır. Kim bu şekilde azığını hazırlar ve azık edinirse kurtulur ve yolunu sağ salim geçip gider. Kim de bu söyleneler doğrultusunda hazırlamazsa azığını, sunu hüsran­dır, zarar ve ziyandır iyi bilsin bunu. Doğrusu saadete ermeyi murat eden insan, bu yolculuğa hazırlık yapandır, bunun için gerekli olan malzemeyi ve azığı hazırlayandır. Katı yürekli şaki insan ise, bu dünyaya aldanıp da ona dalıp durandır. Şehevi duygularının, haz ve lezzetlerin içine dalıp da ansızın kendisini yakalayacak ölümden habersiz yaşayandır. Oysa ölüm gelmiş çalmaktadır kapısını, o hala isyandadır, tanımaz Rabbısını. Unutmuş itaati terk etmiş hak yolunu. İşte bu gi­bilerine Rabbi şöyle buyurarak gösteriyor dönülmez yolunu:

    “Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: Rabbim! der, beni geri gönder; Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi işler ve hareketler yapayım. Ha­yır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar süren bir berzah (kabir âlemi) vardır.” (Müminun, 23/99–100)

    Yine yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoyma­sın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.

    Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demesinden önce, size verdiğimiz rızk­tan harcayın.



    Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi (ölümünü) ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Münafikun, 63/9–11)

    Ahmed b. Hanbel, Beyhaki ve sahih olduğunu belirterek Hakim İbn Abbas’tan rivayet etmişlerdir. Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur:

    “Beş şey gelip çatmazdan önce beş şeyi ganimet ve fırsat bil. Şöyle ki, ölümünden önce bu hayatının değe­rini bil, hastalığa yakalanmadan önce sağlığının değerini bil, meşguliyet gelip çatmazdan önce boş zamanının değerini bil, yaşlılık gelip çatmazdan önce gençliğinin kıymetini bil, yoksul düşmezden önce zenginliğinin de­ğerini bil,”[4]

    Şairin biri de şöyle sesleniyor:

    Ey dünyası kendisini meşgul eden insan

    Uzun emellerine aldanmamalı, etmemeli isyan

    Ansızın gelir ölüm behey gafil

    Kabir ise sandığıdır amelin bil

    Behey kardeşim şunu iyice bilmelisin ki, Allah beni ve seni gaflet uykusundan uyarıyor. Çünkü her insanın vardır Rabbini ezeli ilminde takdir olunmuş, belirlenmiş bir eceli. O anı ne bir an öne alır, ne de erteler, geldi mi saati ansızın yakalar.

    Yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.” (Araf, 7/34)

    Gerçek şu ki, her insanın eceli müphemdir, ne zaman ve nerede öleceği bilinemez ve ölümün ne zaman gelip kendi­sini yakalayacağını da bilemez.

    Belki de çoğu kez olduğu gibi ölüm, onu, kendisine ha­ber vermeksizin ve herhangi bir uyarıya gerek duymaksızın gelip gaflet içerisinde onu yakalayıverecektir. Oysa o, dün­yada pek uzun emeller ve olması pek de olası olmayan ha­yaller peşindedir. Sakın gençliğine güvenip aldanmayasın. Hep yaşlılar ölür diye de bir zanna kapılmayasın. Nice genç­liğin baharında iken bu hayata veda edenler ve nice orta yaşlı delikanlılar ölüp gitmişlerdir. Nice ölen yaşlılar var ki, bu dünya hayatında onlar senden daha çok ve uzun emeller peşinde idiler, dünyaya düşkünlükleri senden daha ileride idiler, hiçbirini gerçekleştiremeden bu dünyaya veda ettiler. Nice evler, saraylar yapıp da bir gün bile içinde oturmak nasip olmadan göçüp gittiler. Nice çiftçiler vardı ki ektiklerini biçip yemeden göç ettiler. Nice nişanlı delikanlılar ve genç kızlar vardı ki hayatlarının muradını göremeden bu dünyadan ayrıldılar. Nice yazarlar var ki yazdıklarını ve yazmak istedikle­rini bitiremeden geçip gittiler.

    Bak hele bir kez bilge bir kişi ne diyor da dinle ve düşün:

    Ey ne zaman yola çıkacağını unutan insan

    Görüyorum ki, seni ayırıp yalnızlığa iten ölümü
    umursamayan

    Yokluk yolculuğuna çıkıp kaybolanları unutmuşsun sen



    Oysa hepsi de olduğu gibi dünyayı bırakıp gittiler,
    bir bilsen

    Hepsi de bir parça bez ve bir hırka ile çıktılar yola

    Dibinde gölgelenmeyi hayal ettikleri bir ev yapama­dan gittiler kabre

    Ki onlar toprağın altında sara hastalığına tutulmuş
    kalmış yapayalnız

    Oysa önceden dost idiler, can ciğer arkadaş,
    onlar­dan hiç kalmadı yoldaş

    Sen de yarın veya bir gün sonra olacaksın
    komşusu onların

    Kabirlerde tek başına yapayalnız kalacaksın
    uzak onlardan

    Dostluk ve samimiyet kurduğun sevdiklerin kestiler
    bağını

    Sözün de duran biri görmedin, kopardılar tüm
    bağla­rını

    Hazır ol, bekle ölümünü, gitme azıksız

    O yakındır dalma gaflete, düşe boş umutlara be akıl­sız.

    Behey kardeşim! Artık uyan bu aymazlıktan. Daldığın derin uykudan kaldır başını bir gör etrafını. Bilmelisin ki, mutlaka ölüm gelip seni de uyuduğun yatağında karşılaya­cak, oysa sen hep ruhunla hayat bulacaksın diye hayal kur­maktasın. Çevrende ailen, çocukların ve sevdiklerin seninle isterler konuşmak ama nerede sende cevap vermek. Aksine sen, ölümün şiddet ve dehşetinden, ölüm sarhoşluğundan kendinde değilsin ki duyasın seslerini onların. Gözlerin çev­reyi ve onları tarayıp durur, bakar kalırsın, imdat dercesine! Onlar ise sana sesleniyorlar ve: işte etrafında dört dolanıyor şu çocuğun, bu da kardeşin filan, şu ise falan dostundur, bak hele tanıdın mı birini… Sanki kulağında sağırlık var da, duyamaz oldun onları. Sadece yapmadıklarının üzüntüsün­den ve Allah’tan yana yapmadıkların amellerinden dolayı bakmaktasın adeta veda bakışlarıyla onlara.

    Ne bir çocuğun senin ruhunu geri getirebilir, ne bir kar­deşin, ne annen, ne baban, ne de eşin senin. Artık sana bir yarar sağlayamaz sıkıntılarla biriktirdiğin ve üzerinde titredi­ğin malın. Oysa hep onları toplamak ve yığmak için o yolda yormuştun kendini, unutmuştun kefeni. Öyleyse dinle bu konudaki Rabbinin kelamını, çünkü O şöyle buyuruyor fer­manını:

    “Hele can boğaza dayandığı zaman, o vakit siz bakar durursunuz. O anda biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz. Mademki ceza görmeyecekmişsiniz, Onu (can) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz! Fa­kat ölen kişi Allah’a yakın olanlardan ise, Ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır. Eğer o sağdakilerden ise, Ey sağdaki! Sana selam olsun! Ama yalanlayıcı sa­pıklardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır. Ve onun sonu cehenneme atılmaktır. Şüphesiz ki bu, kesin gerçektir. Öyleyse ulu Rabbinin adını tenzih ile an.” (Vakıa, 56/83–96)

    Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık gözünüzü açın! Ne zaman ki can köprücük kemiğine dayanır, te­davi edebilecek kimdir? denir. Can çekişen bunun ger­çek bir ayrılış olduğunu anlar Ve bacak bacağa dolaşır. İşte o gün sevk edilecek yer, sadece Rabbinin huzuru­dur.” (Kıyame, 75/26–30)

    Mana şöyle olmaktadır: Can köprücük kemiğine daya­nınca, işte tam bu andan itibaren insan kesin olarak bu dün­yadan ayrılacağına inanır. İşte bu andan itibaren ruh yani can artık buradan çıkıp ayrılmıştır. Oysa onun çevresindeki­ler ise, “acaba onu tedavi edip iyileştirecek birileri yok mu der dururlar. Çünkü onlar hep tedavi ile iyileşeceğine inanı­yorlardı.

    Fakat can çekişme anında ise onlar; hemen bir doktor çağırın, ona tıbben yardımcı olabilecek birini çağırın! Oysa doktor’un yapabileceği bir şeyi, ona canının geri çevireceği imkânı yok ki! Eğer doktorun böyle bir mahareti var olsaydı, birinin canını kurtarabilseydi, önce kendi canını ölümden kurtarırdı. Ancak gelen doktor hastayı görünce, elinden ya­pabileceği bir şey gelmeyeceğini anlar ve hasta yakınlarına:

    —Biraz onu dinlendirin, demek olur veya Allah ondan sonra sizlere hayırlı ve uzun ömürler versin, olacaktır yahut da buna benzer birtakım ifadeler olacaktır. Nitekim Şair şöyle seslenir:

    Bir kez atmasın pençesin ölüm

    Tüm tedaviler geçersiz kalır bilin

    Artık bundan sonra cenaze hazırlıklarına girişilir, Allah’a doğru yol alması için gereken işlemler yapılır. Artık dünya­dan beraberinde hiçbir şeyi yanın almaksızın, tıpkı annesin­den doğduğu ilk günkü gibi çıplak olarak ve üzerinde kendi­sini örten bir kefen parçasıyla döner. Yüce Allah doğru söy­ler, çünkü O şöyle buyurur:



    “Andolsun ki sizi ilk defasında yarattığımız şekilde bize geldiniz. Oysa size vaat edilenlerin tahakkuk ede­ceği bir zaman tayin etmediğimizi sanmıştınız, değil mi?” (Kehf, 18/48)

    Yine yüce Mevla buyuruyor: “Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve dünyada size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılı­şınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçılarınızı da yanı­nızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve ilah sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir.” (En’am, 6/94)

    Söyleyen ne de doğru söylemiş:

    Ne kadar sağlıklı yaşarsa yaşasın ana kuzusu

    Bir gün gelir, tabut ile yola koyulur ölüsü

    O halde artık bundan böyle ailesi bireylerini terk etmiş, uğrunda ter döküp bel büktüğü, zorluklarla toplayıp kasaya doldurduğu şeyleri de bırakıp gitmiştir. Oysa o varlığı, serveti edinmek için ne kadar da hırslıydı. Hatta kimi zaman öyle­sine cimrilik ederdi ki, kendi nefsi de dâhil ailesi biteyleri için bile harcama yapmazdı. Peki, öyleyse şimdi ne oldu, evet o mal şimdi varislere kaldı.

    Mal, mülk ve çocuklar hep emanettirler

    Gün gelir asıl sahibi onları tekrar alır

    Hz. Ebu Bekir ölüm döşeğinde iken, başucunda anne­miz kızı Hz. Aişe (r), bakar ki babası ruhunu teslim etmekte­dir, sinesi adeta dışarı fırlayacakmış gibi ses çıkarmaktadır. İşte bu anda bir şiirin şu mısraına sarılır ve der ki:

    Varlığıma yemin olsun ki hiçbir genç kurtulamaz
    ölümden

    Eğer o gün gelirse, göğüs dışarı fırlar dehşetten

    Ebu Bekir (ra) kızına bakar ve ona şöyle der, kızım şiir okuma, ancak şu ayeti oku!

    “Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (Kaf, 50/19)

    Ey Ebu Bekir! Allah senden razı olsun. Sen şu anda ha­yatın son demlerini yaşıyorsun, ölümün en şiddetli sıkıntısını taşımaktasın ve tam da ölüm sarhoşluğunda iken yine de yüce Rabbinin kitabını hatırlamaktasın, konuyla ilgili ayetleri okumaktasın. Nasıl olmasın ki, bu, adeta onun damarlarında dolaşan kan misali içine işlemiz Rabbinin kelamıdır, hatırla­maz mı o hiç?[5]

    Kardeşim! Bilmelisin ki eğer herhangi bir insanın ölüm­den kurtulabilmesi mümkün olabilseydi bu, peygamberlerin efendisi, yaratılmışların en şereflisi, önce gelenlerin ve son­radan gelecek olanların seyidi, âlemlerin Rabbinin sevgilisi, habibi, efendimiz Hz. Muhammed (as) olurdu.

    Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Biz, senden önce de hiç­bir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedi mi kalacaklar?” (Enbiya, 21/34)

    Yine yüce Allah buyuruyor: “Muhakkak sen de ölecek­sin, onlar da ölecekler.” (Zümer, 39/30)

    Kaynaklar :

    [1] El-Fethul Kebir, 2/318. Taberani bu hadisi Ammar’dan rivayet etmiştir. An­cak hadis zayıftır. Bak Süyuti, Camiussağir, h:6245, s:389

    [2] Süyuti, Camiussağir kitabında 1401 numara ile almış, hadis Enes’ten rivayet olunmuştur. Münavi de Feydulkadir (2/86) eserinde, Hafız Iraki’nin bu hadisin isnadında ciddi manada zayıflık olduğunu söylediğini zikrediyor.

    [3] Süyuti, agk 1396. Tirmizi bu hadisi Züht bölümünde, ölümü hatırlamak başl­ığı altında2307 ve 2460 rakamıyla tahricetmiş, Hasen ğarib bir hadis ol­du­ğunu söylemiştir. Nesai de aynı hadisi Cenazeler bölümünde çokça ölümü hatırlama başlığı altında 1825 numara ile tahricetmiştir.

    [4] Hâkim, Müstedrek, K. Rikak, hadis: 1/7846. Hâkim, bu hadis Buhari ve Müs­­lim’in şartlarına göre sahihtir, ancak ikisi de bu hadisi tahric et­me­miş­lerdir, demiştir. Nitekim Telhis adlı eserde de Buhari ve Müslim’in şartlarına göre, denmiştir.

    [5] Hz. Aişe ile babası Ebu Bekir arasındaki bu konuşmanın tümünü öğrenmek istersen bak İbn Sa’d, Tabakatu’l-Kübra, 3/296



    Yazar :Sevdali1
    Mesaj: 1000+



    Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group